+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden insanlarla ilişkide tatlı dilin önemini anlatan bir hikaye ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. Ziyaretçi

    insanlarla ilişkide tatlı dilin önemini anlatan bir hikaye





  2. Hasan
    Özel Üye





    Cevap: GÜLER YÜZ VE TATLI DİL

    GÜLER YÜZ VE TATLI DİL

    İnsan, ruh ve bedenden yaratılmış olan bir varlıktır. Nasıl ki, insan bedeni soğuk ve sıcak gibi dış faktörlerden etkileniyor ise, insanın asıl benliğini oluşturan ruhu da, şüphesiz olumlu veya olumsuz olarak dış faktörlerden etkilenmektedir. “Güler yüz” ve “tatlı dil” de insan ruhunu ve psikolojisini olumlu yönde etkileyen en önemli iki faktördür.

    Güler yüz ve tatlı dil, olumsuzlukları giderir ve çevremize pozitif bir enerjinin yayılmasına vesile olur. Hiç tanımadığınız birinin, selam verip gülümseyerek yanınızdan geçmesi ile, asık bir surat ile bakıp, geçip gitmesinin, üzerinizde bırakacağı etki tabi ki bir değildir. Güler yüzlü ve tatlı dilli olan insanlar, çevresine adeta ışık ve güzellik, diğerleri ise karanlık ve olumsuzluk yayarlar. Güneşin o sıcağı, nasıl ki sert buzları bile yumuşatıp erittiği gibi, güler yüz ve tatlı dil de, sert kalpleri ve gönülleri yumuşatır ve eritir. Tatlı dilin ve güler yüzün açamayacağı kapı hemen, hemen yok gibidir. Güler yüzlü ve tatlı dilli olan insanlar, ailevi ilişkilerinde, arkadaş ilişkilerinde ve diğer sosyal ilişkilerinde daima başarılı olurlar. Bu insanlar herkes tarafından sevilir ve sayılırlar.

    Mutlu bir toplumun meydana gelebilmesi için, karşımızdaki bir insanın, bize nasıl davranılmasını istiyor isek, bizde ona öyle davranmamız gerekir. Karşısındaki insana sevgi ve saygı göstermeyen kimse, o kişiden sevgi ve saygı beklemeye hakkı yoktur. Toplumda her şey karşılıklı olmaktadır. Birine göndermiş olduğumuz bir tebessüm, bize yine tebessüm olarak geri döneceğini asla unutmamız gerekir. Birçok insanın zorbalıkla ve kaba kuvvetle elde edemeyeceği bazı şeyleri, bir tebessüm ve iki tatlı söz ile elde etmek mümkün olmaktadır.
    Atalarımız ;
    "Tatlı dil yılanı ininden, acı dil insanı dininden çıkarır." diyerek, bu hususu çok güzel bir şekilde özetlemişlerdir.

    Ne kadar sinirli olursak olalım, karşımızdaki insandan gülen bir çift göz ve tebessüm eden iki dudak gördüğümüzde, hemen yumuşar ve içinde bulunduğumuz olumsuz durumdan uzaklaşırız.

    Yüce dinimiz İslamiyet'te tatlı dile ve güler yüze çok önem vermiştir. Bu konuda Peygamberimiz (sav), şöyle buyurmaktadır ;

    –“ Mümin kardeşinin yanında suratı asık durana melekler lanet eder.”
    –” İyiliği, güzel yüzlü kimselerden talep ediniz.”
    –“ Mümin kardeşinin yüzüne tebessüm etmek sadakadır.”
    – “Selam verirken gülümseyen, sadaka sevabına kavuşur.”

    Özellikle bir ailede eşler arasındaki ilişkilerin sağlıklı olmasında, tatlı dil ve güler yüzün oldukça önemli bir yeri vardır. Eğer eşler birbirine karşı tatlı dili ve güler yüzü eksik etmez iseler, onların bu güzel davranışları, çocuklarına da yansır ve ailede daha sıcak ve huzurlu bir ortamın oluşmasına sebep olur. Zamanımızda yaşanan aile huzursuzluklarına bir göz attığımızda, insana hiçbir zahmeti olmayan, güler yüzün ve tatlı dilin önemi daha da anlaşılmaktadır.

    Huzurlu bir yaşam sürmek istiyor isek, gülümsemeyi, tebessüm etmeyi yüzümüzden eksik etmeyelim. İnanın kazançlı çıkan yine biz olacağız…

    Tebessüm edelim, Gülümseyelim…Çünkü. :
    *Bir gülümseme; iç dünyamızın güzelliklerini, dışa yansıtır.
    *Bir gülümseme; başkalarına ikramda bulunmak demektir.
    *Bir gülümseme; vereni fakirleştirmeden, alanı zenginleştirir.
    *Bir gülümseme; ümitsiz olana neşe ve hayat bahşeder.
    *Bir gülümseme; karanlık bir çehreyi aydınlatabilir.
    *Bir gülümseme; kendiliğinden verilmedikçe, işe yaramaz.
    *Bir gülümseme; ona ihtiyacı olanlara ilaç gibi gelir.
    *Bir gülümseme; sevginin anahtarıdır.
    *Bir gülümseme; bazen bir hayat kurtarır.
    *Bir gülümseme; bazen bir savaşı bile önler.
    *Bir gülümseme; bazen gülümseyemeyeni bile gülümsetir.

    Bir tebessümün nelere sebep olabileceğini bir hikaye ile anlatıp yazımıza son verelim. Hikayemiz şöyle;

    “Küçük bir kız çocuğu, bir parkta bir bankın üzerine oturmakta olan çok üzüntülü ve hiç tanımadığı bir adama gülümseyerek bakmış. Küçük kızın bu gülümseyişi adamın moralini düzeltmiş ve kendisini daha iyi hissetmesine sebep olmuş. Adam bu moral içinde, yakın bir geçmişte kendisine yardım etmiş olan bir dostuna teşekkür etmediğini hatırlamış ve hemen bir teşekkür notu yazarak bu dostuna göndermiş.

    Arkadaşından teşekkür notunu alan dostu o kadar çok memnun olmuş ki, bu memnuniyet içinde, her öğlen gidip yemek yediği lokantadaki garsona yüklü miktarda bahşiş vermiş.

    Garson, ilk defa almış olduğu böyle bir bahşiş karşısında tabi ki çok sevinmiş. Bu sevinç içinde, kazandığı paranın bir kısmını, akşam eve giderken, her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasının içine koyuvermiş.

    İki gündür boğazından aşağı bir lokma geçmeyen bu fakir adam, garsonun yaptığı bu yardıma öyle çok sevinmiş ki, hemen lokantaya gidip ilk defa karnını güzel bir şekilde doyurmuş. Sonra da, bir apartmanın bodrum katında bulunan bir odadan ibaret evine doğru sevinç ıslıkları çalarak yürümeye başlamış. Neşeli, neşeli yürürken, bir saçak altında soğuktan titreyen bir köpek yavrusu görmüş ve hemen bu yavruyu kucağına alıp evine götürmüş ve karnını güzelce doyurmuş.

    Karnı doyan ve gecenin soğuğundan kurtulan, küçük köpek yavrusu da çok mutlu olmuş. Sıcak odada sabaha kadar sağa sola koşuşturmuş durmuş. Ancak apartman da, gece yarısına doğru bir yangın başlamış ve etrafı dumanlar sarmış. Dumanı koklayan köpek yavrusu başlamış acı, acı havlamaya. Köpeğin sesine önce fakir adam uyanmış, daha sonra da apartman sakinleri uyanıp, birer, birer kalkmışlar. Apartmanda ki vahim manzarayı görmüşler. Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan çocuklarını kucaklayıp dışarı çıkarmışlar ve onları ölümden kurtarmışlar….”

    İşte, bir tebessümden ne olur ki, dememek gerekir. Bu hikayemizde olduğu gibi, bir tebessüm insanları fiziki yangınlardan kurtardığı gibi, bir tebessüm ve tatlı dilin insanlarımızı ruhi yangınlardan da pekala kurtarması mümkündür.

    Güler yüzlü ve tatlı dilli olmak dileği ile, sağlıcakla kalınız

    seninhaber.com








  3. Ziyaretçi
    Bir varmış bir yokmuş Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellâl iken pireler de berber iken kış gelir kar yağar, bahar gelir çiçekler açarmış.

    Dünya kendi hâlinde dönüp giderken, ülkelerden birinde bir oduncu yaşarmış.

    Oduncu sabahtan akşama kadar saraya odun taşır, hava karardığında da taşıdığı odunları bir güzel sıralayıp, evine gidermiş.

    Evine gider gitmez yemeğini yer, hemen uyurmuş. Sabahleyin de dinç bir şekilde kalkar, işine koyulurmuş.

    Oduncu o kadar çok çalışırmış ki, onun sabahtan akşama kadar sırtıyla bu kadar çok odunu nasıl taşıdığına herkes hayret edermiş.

    Bir de getirdiği odunları görseniz, hepsinin boyu aynıymış. Sanki oklava yapmak için kesilmişler gibi son derece düzgünmüşler.

    Bu mesele o kadar çok konuşuluyormuş ki, sonunda padişahın kulağına kadar gitmiş.

    Padişah, halkı arasında görevine bu kadar bağlı insanları sürekli ödüllendirirmiş. Bir gün oduncuyu huzuruna çağırıp: “Duyduğuma göre hem çok çalışırmışsın, hem de getirdiğin odunlar çok düzgün ve güzelmiş.

    Bu işi nasıl becerirsin?” Oduncu başı, ömründe ilk defa gördüğü padişahına ne cevap vereceğini şaşmış. “Sultanım, marifet ben de değil sizdedir.

    Ben size lâyık odunları getirmeye çalışıyorum. Eğer getirdiğim odunlar güzelse, sizin de amelleriniz o kadar güzeldir.”

    Padişah bu sözler üzerine, oduncuda başka marifetler de olduğunu tahmin etmiş. Bir süre onu takip etmeye karar vermiş. Böyle bir adam, padişahın birkaç gününü almaya değermiş.

    Oduncu, ertesi gün yine erkenden saraya gelip ipini ve baltasını alarak, hızlı adımlarla ormana dalmış. Padişah gizlenerek onu arkasından takip etmiş.

    Sabahtan öğleye kadar iki tur yapmasına rağmen, padişahın istedikleri bir türlü olmuyormuş.

    Öğleden sonra oduncu yine ormanda ilerlerken gözüne bir ağacı kestirip, dibine iyice yaklaşmış; “Ey ağaç, bu dünyaya niçin geldin söyler misin bana?” demiş.

    Ağaç: “Bu dünyadaki işim, iyilerin işine yarayabilmek. ½u üzerinde bulunduğum toprakları çöl olmaktan kurtarmak” demiş.

    Oduncu: “Peki, ülkemizin tek ve adaletli sultanı için bana birkaç tane dalını verebilir misin? Her parçan, tam istediğin gibi iyi kişiler tarafından kullanılacak” demiş.

    Ağaç bu güzel sözleri duyunca, en altta bulunan en güzel dört tane dalını aşağı eğmiş. Oduncu bunları özenle ağacın gövdesinden ayırarak, güzel bir deste yapmış.

    Aynı sözlerle birkaç tane daha ağaçtan düzgün ve güzel dallarını alarak, tam sarayın yolunu tutuyormuş ki, padişah karşısına çıkmış. Oduncu, heyecandan ne yapacağını şaşırmış.

    Padişah kendisine bu kadar sadık olan oduncusuna neden böyle yaptığını sormuş. Oduncu: “Sultanım, bilirsiniz tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.

    Ne zaman ki, baltayla yaklaştım ağacın dibine yediğim tekmeyle metrelerce uzakta kendime geldim anladım ki, marifet iyi kesmede değil gönül almadaymış.

    Ben bunu öğrendim öğreneli, işte böyle her gün yüklerce odunu hiçbir ağacın gönlünü kırmadan alıp, sizin için saraya taşıyorum.”

    Padişah, bu tatlı dilli oduncuya büyük bir kese altın vererek mükafatlandırmış. Oduncu keseyi almış, bize de dersi kalmış.








  4. Ziyaretçi
    Tatlı Dil

    Kamil Efendi , at bakıcısıdır. Bir cuma günü, camiye gelir. Bakar ki, hiç kimse yok! Vaaza hazırlanan hoca, cemaat olmadığını görünce, Kamil Efendi'ye sorar:


    "Senden başka kimse yok.Ne dersin? Vaaz edeyim mi, yoksa etmeyeyim mi?"


    Kamil Efendi, "Ben seyisim, bu işlerden anlamam. Benim yirmi atım var. Hepsi kaçıp gitse biri kalsa, onu ihmal etmem, yine bakarım" der.


    Bunun üzerine hoca, uzun uzun vaaz eder.Namaz sonrası Kamil Efendi'ye sorar:

    "Nasıl, vaazımı beğendin mi?"

    Kamil Efendi şöyle der:

    "Ben seyisim, vaazdan anlamam. Ancak brn, yirmi atın suyunu ve yemini bir ata verip onu çatlatmam."


    Hz.Musa Firavun'a dini anlatmakla, Beni İsrail'i esaretten kurtarmakla görevlendirilir. Kardeşi Harun, kendisine yardımcı olarak verilir. Cenab-ı Hak , kardeş iki peygambere şöyle emreder:

    "Firavun'a gidin. Çünkü o iyice azdı. Varın da ona 'kavl-i leyyin'le (yumuşak bir dille ) anlatın. Olurki, öğüt alır veya korkar."


    Ayette yer alan "olur ki" ifadesi, şüphesiz Haz. Musa ve Harun'la alakalıdır. Cenab-ı Hak, onun iman etmeyeceğini elbette bilmektedir. " Firavun'a, onun öğüt alacağını umar olduğunuz bir halde gidin" denmektedir. Yoksa tebliğin neticesiz kalacağını bilen birisi şevkle anlatamaz.


    Demek "Ben Rabbim!" diyen Firavun gibi birisine de gidilse, kabul edeceğini ümit eder bir halde gidilmelidir.

    Ve anlatırken "kavl-i leyyin" ile anlatılmalıdır.


    Hz.Musa'nın Firavun'a gönderilmesi ve tebliğ şekliyle ilgili hususlar, maalesef pek çok müslüman tarafından henüz layıkıyla anlaşılmamaıştır.


    İçimizden bazıları, "Allah'ın mühürlediği kalbe, sen ne yapabilirsin?" diyerek tebliğden kaçmaktadırlar. Halbuki Hz. Peygamber(a.s.m.) "Bu ümmetin Firavun'u dediği Ebu Cehil'e defalarca gitmiş, anlatmıştır.


    İnsan yüz kapılı saraya benzer. Bu kapılardan doksan dokuzu kapalı olsa yine de tek açık kapıdan o saraya girmek mümkündür. Kavl-i leyyin, insan sarayına girmek hususunda çok kapıları açabilen, iyi bir anahtardır.


    Bir kısım vaizlerimiz, sadece bayram namazlarına gelenleri, doğrudan tenkit ederler. Halbuki doğrudan tenkit, çoğu kere zarar verir. Bir berber bile, sakalı doğrudan traş etmez. Önce sabunlar sonra keser.


    İşte bu sırrı yakalamış vaizlerimizden biri, bir bayram vaazında şunları anlatır:

    "Efendim, evvelki bayram namazından sonra, camide bir ceketin unutulduğunu fark ettik. 'Herhalde, vakit namazına gelir, ceketini alır' diye düşündük, Vakit namazlarına gelmeyince' Herhalde cuma namazına gelir' diye bekledik.


    "Aradan aylar geçtiği halde ceketi soran olmayınca, zayi olmasın diye muhtaç birisine verdik. Ancak diğer bayram namazında sahibi yanımıza geldi ve 'Ben geçen seneki bayram namazında ceketimi burada unutmuşum. Sizdeyse almaya geldim' dedi.


    "Biz de durumu kendisine anlattık, geç kaldığını söyledik. Siz de şayet ceketinizi unutursanız, sakın diğer bayrama kadar beklemeyin, hemen gelin ceketinizi alın."

    Doç.Dr.Şadi Eren-Yaşanmış İman Öyküleri

    Yazar: Doç. Dr. Şadi Eren


+ Yorum Gönder

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
gülmenin ve tebessümün insan ilişkilerindeki yeri kompozisyon,  tatlı dilin önemi,  tatlı dil ile ilgili hikayeler,  tatlı dille ilgili hikayeler,  dil ile ilgili hikayeler
5 üzerinden 3.50 | Toplam : 6 kişi