+ Yorum Gönder
İslami Konular ve Sahabeler ve Alimler Bölümünden Mevlana Celaleddin Rumi hakkında geniş bilgi ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. mum
    Özel Üye


    Mevlana Celaleddin Rumi hakkında geniş bilgi





    Mevlana Celaleddin Rumi hakkında geniş bilgi Forum Alev
    Mevlana'nın asıl adı Muhammed Celaleddin'dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlana'yı sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana'nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyar-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

    Mevlana'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh'tir. Mevlana'nın doğum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu'l-evvel, 604) dir.

    Asil bir aileye mensup olan Mevlana'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan'dır. Babası, Sultanü'l-Ulema (Alimlerin Sultanı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabası, Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi'dir. Eflaki'ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir alim idi. Din ilminin üstadı ve alimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişaburlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar ve Mevlana'nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e, baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Sıddık'a ulaştığını kaydediyorlar.


    Mevlana'nın Babası İle Konya'ya Gelişleri:
    Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Razi, Bahaeddin Veled'in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah'a gammazladı. Bahaeddin Veled'in de gönlü Harezmşah'tan incindi ve Belh'i terk etti. Ancak araştırıcılar, Bahaeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler. Sultanü'l-Ulema, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişabur'a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat'a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultanü'l-Ulema Şeyh Bahaeddin Veled şu manidar cevabı verir: "Allah'tan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur." Bu söz Şeyh Şehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)'ye ulaştığında: "Bu sözü Belhli Bahaeddin Veled"den başkası söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Seyh Sühreverdi, katırından inip nezaketle Bahaeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddin Veled, Bağdat'ta üç günden fazla kalmadı ve Kufe yolundan Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Bahaeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlana olduğu halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a uğradılar. Karaman'da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya yerleştiler.
    Şeyh Attar Hazretleri: Belh'i terk ettikten sonra Bağdat'a doğru yola çıkan Bahaeddin Veled, Nişabur'a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Feridüddin-i Attar ile görüşüp sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlana'nın nasiyesindeki (alnındaki) kemali görür ve ona Esrar-name adlı eserini hediye eder ve babasına da; "Çok geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır." der.

    Şeyh-i Ekber Hazretleri: Sultanü'l-Ulema, Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultaü'l-Ulema'nın arkasında yürüyen Mevlana'ya bakarak: "Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor" demiştir.


    Mevlana'nın Evlenmesi:
    Karaman'da bulundukları 1225 tarihinde Mevlana, babasının buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lala'nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Banu ile evlendi. Mevlana dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.
    Hazret-i Mevlana'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu: "Hak Teala'nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddik-ı Ekber Hazretlerinin duasıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk âleminden ve deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik âleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi.Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamıyla kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hem demi olsunlar."

    Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled Hazretleri:

    Bahaeddin Veled, Mevlana'nın ilk mürşididir. Yani Mevlana'ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslam aleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahaeddin Veled, Selçuklulukların Sultanı Alaaddin Keykubat'tan yakın alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde Selçukluların baş şehri Konya'yı şereflendirip yerleştikden kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddesi 1219-1236), sarayında Bahaeddin Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altına girdi. Sultaü'l-Ulemaya gönülden bağlı olan Sultan Alaaddin onu hayranlıkla şöyle över; "Heybetinden gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri gördükte, gerçekliğim, dinim artıyor. Bu alem, bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum, ya Rabbi, bu ne hal? İyice inandım ki o, cihanda nadir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur." Dünya sultanına hükmeden, eşsiz Allah dostu mana ve gönül sultanı Bahaeddin Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi âleme göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maarif gibi bir eser bıraktı. Sultanü'l-Ulema, sadece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafındakileri yetiştirdi ve onları daima aydınlattı.


    Bahaeddin Veled'in irtihalinde Mevlana yirmidört yaşında idi. Babasının vasiyeti, dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının mak----- geçti, oturdu. Mevlana, babasından sonra, Seyid Burhaneddin'i buluncaya kadar bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halifesi Seyyid Burhneddin-i Muhakkık-ı Tirmizi, Konya'ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi altına girdi.

    Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürşid idi. Maarif adlı eseri irfanının delilidir. Kendisine, daima kalplerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarda taşıyıp dolaştırdığı Mevlana'ya dedi ki: "Bilginde eşin yok, seçkinsin. Ama baban hal sahibiydi, sen de onu ara, kalden geç. Onun sözlerini iki eline kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihana ışık saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy." Mevlana babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kâmil mürşidin kılavuzluğu ile mücahede ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultanı oldu. Nitekim Mesnevi'sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir; "Piş, ol da bozulmaktan kurtul Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamıyla Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin."


    Halep ve Şam'a Gidişi: Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin'in izniyle Haleb'e gitti. Halaviyye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oğlu Kemaleddin'den ders aldı. Mevlana, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam'daki alimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.

    Eflaki'ye göre Mevlana, Şam'da Şemseddin-i Tebrizi ile görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir. Tebrizi, bir gün halkın arasında, Mevlana'nın elini yakalayıp öper ve ona "Dünyanın sarrafı beni anla!" diye hitap eder ve kaybolur. İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya'ya gelecek ve Mevlana ile içli dışlı sohbet edecektir.

    Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlana, Seyyid Burhaneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yani üç defa kırkar gün az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlana'yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle, "Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemeyecek bir rahmete boğ; bu suret aleminin ölülerini kendi mana ve aşkınla dirilt." Dedi ve onu irşad ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlana'dan izin alıp Kayseri'ye gitmiş ve orada ebedi aleme göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir. Mevlana Seyyid Burhaneddin'in Konya'dan ayrılışından sonra, irşad ve tedris (öğretim) mak----- geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi ve on binden çok müridi vardı.


    Hazret-i Mevlana'nın Dostları, Halifeleri;Kendisine ilham Kaynağı Olan Mutasavvıflar:

    Şems-i Tebrizi:
    Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186 dır. Tebrizli Melekdad oğlu Ali'nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanının yegane şeyhi olarak gördüğü Tekbirzi Şeyh Ebu Bekir Sellebaf'a intisap etti ve onun terbiye ve irşadıyla yetişip olgunlaştı. Şems, ulaştığı manevi makama kanaat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyahate çıktı. Senelerce takati tükenircesine birçok yerler dolaştı, zamanının arifleriyle görüştü. Bu arifleri, mana âlemindeki uçuşunda kinaye olarak Şems'e, Şems-i Perende adını vermişlerdir. Şems, ta çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine ilahi aşka dalarak yaşayan bir şahsiyetti. Şems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir kamil velidir. Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems'in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah'ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde münacatında "Ey Allah'ım! Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum" diye yalvardı. Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belhli Sultanü'l-Ulema'nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi. Bu ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya'ya geldi.


    Mevlana ile Şems'in Buluşmaları:

    Mevlana ile şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular, görüştüler. Bu tarihte Şems, altmış, Mevlana, otuz sekiz yaşında idi. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamıyla Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der ki: "Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona maşukluk hallerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlana'yı şaşılacak bir âleme çağırdı, öyle bir aleme ki, ne Türk gördü o alemi ne Arap."
    Hazret-i Mevlana'nın Maşukluk Mertebesine Erişmesi: Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar, "Âlemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, maşukluk durağıdır. Âleme bu maşukluk durağına dair haber gelmemiş, bu durakta bulunanların ahvalini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlana Celaleddin'i aşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmaması olan, maşukluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlana, ezelde, maşukluk denizinin incisiydi, her şey döner, aslına varır."

    Kim, kimi aradı? Hatırlara gelebilecek, "Şems mi Mevlana'yı aradı, Mevlana mı Şems'i" sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Şems, Mevlana'yı, Mevlana'da Şems'i aramıştır. Şems Mevlana'ya aşık ve taliptir, Mevlana'da Şems'e aşık ve taliptir. Çünkü aşık, aynı zamanda maşuk, maşuk aynı zamanda aşıktır. Mevlana der ki: "Dilberler (gönlü alıp götürenler, manevi güzeller), aşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, aşıklara avlanmışlardır. Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar alemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar."

    Mevlana, manevi yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır. "hamdım, piştim, yandım." Mevlana'nın pişmesi, babası Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin'in feyizli nefesleriyle, yanması da Şems'in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.
    Mevlana, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamamıyla kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlana'ya ayna oldu. Mevlana, Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine aşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı. Mevlana'nın Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür). Çünkü Mevlana, Şems'te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlana zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. Şems ile Mevlana üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim, Şems, Mevlana'yı ateşledi, ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.

    Şems ile buluşan Mevlana, artık vaktini Şems'in sohbetine hasretmiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir aleme girmişi. Şems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlana'nın yalvarmalarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe).


    Şems'in Konya'ya Dönüşü.

    Şems'in ayrıldığında derin bir ızdıraba düşen Mevlana, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled'in başkanlığındaki kafileyle Şam'a, Şems'e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Şam'a vardı, Şems'i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems'e sundu. Şems, "Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlana'nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkabilir."diyerek, Mevlana'nın davetine icabet etti ve 1247 'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.

    Şemsin Kayboluşu:

    Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems'in şerefine ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi, dedikodular ve can sıkısı durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi, Sultan Veled'e dedi ki: Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlana'nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece birçok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek." İşte Sultan Veled'e böyle yakınan Şems, 1247-1248 tarihinde Konya'dan ansızın gidip kayboldu. Şems'in kayboluşundan sonra Mevlana, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu. Bir gün bir adam, Şems'i Şam'da gördüm diye haber verdi. Mevlana buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems'i görmemiştir, dediğinde Mevlana şu cevabı vermiştir. "Evet, onun verdiği bu yalan haber içinde üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim."

    Mevlana'nın Şam'a Gidişi:

    Mevlana, Şems'i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam'a gitti. Yine Şems'i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlana, Şam'da suret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendinde gördü ve dedi ki: "Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O'yum O da ben."


    Hazret-i Mevlana'nın Vecd ile Sema'ı:

    Şeyh Selahaddin'in, Mevlana ile tanışması ta Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına girdiği tarihte başlar, fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlana'ya manen bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hadisedir. Mevlana bir gün Şeyh Selahaddin'in Kuyumcular çarşısındaki dükkanının önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için çekiçle altın dövmekte olan Kuyumcu Şeyh Selahaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir. ve vecd ile Sema etmeye başlar. Dışarıda Mevlana'nın Sema ettiğini gören Şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Sema ettiğini anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de dışarı fırlar ve Mevlana'nın ayaklarına kapanır.

    Mevlana, son Şam seyahatinde, mana yönünden Şems'i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vazgeçti ve kendisine Şeyh Selahaddin'i dost ve hem dem olarak seçti. Mevlana, Şems'e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selahaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükûn buldu. Mevlana, Allah'ın cemal tecellileri içinde ruhen manevi bir âlemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birbirini tayin etmiştir. İşte Şeyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur. Mevlana, Şeyh Selahaddin'e yalnız manevi bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı hakkında, "Benim sağ gözüm" diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun'u oğlu Slutan Veled'e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu.

    Mevlana'nın, Şems ile dostluğunu çekemeyenler bu sefer de Mevlana'nın Şeyh Selahaddin'e gösterdiği yakınlığa haset etmeye başladılar. Şeyh Selahaddin'i, ümmidir diye, yüksek irşad mak----- layık görmüyorlardı. Şems'e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar. Kendisine kötü düşünce ile bakan bahtsız, zavallılara Şeyh Selahaddin, "Mevlana, beni yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki benim apaçık bir görüşüm yok, ben bir aynayım. Mevlana, ben de kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin? O kendi güzelim yüzüne aşık, bundan başka fikre düşmek kötü bir şey" diyerek, kemal ve mahviyyetini göstermiştir.

    Mevlana ile Şeyh Selahaddin, on yıl birbiriyle adeta mest olarak görüşüp sohbet ettiler, ayrılık mahmurluğunu tatmadan, visal âleminde safalar sürdüler. Nihayet Şeyh Selahaddin hastalandı ve ebedi âlemde göçtü (1259).


    Çelebi Hüsameddin, vaktiyle Konya'ya göçmüş bir soylu ailedendir ve doğum yeri Konya'dır. (1225) Çelebi lakabını kendisine veren Mevlana'dır. Gençliğinin ilk yıllarında, Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi Hüsameddin, zamanının bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakın alaka ve himaye gördüğü halde, bütün hizmetkârları ve arkadaşlarıyla, Mevlana'nın hizmetini seçmiştir. Böylece Mevlana'nın terbiyesinde yetişip olgunlaşmış, kâmil insan olmuştur.

    Eflaki, Mesnevi'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki: "Mevlana Hazretleri, asil kişilerin sultanı Çelebi Hüsameddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlana'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu." Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yılları arasında sona erdi.


    Mevlana'nın Beka Alemine Göçü:
    Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam onbeş sene güzel demler, hoş safalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlana, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlana'nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.

    Şeyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlana'ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyan edip, "Allah yakın zamanda şifalar versin. Hastalık ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz âlemin canısınız, inşaallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz" diye temennide bulundu. Bu nun üzerine Mevlana: "Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?" dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti.

    Mevlana, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar, benden de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlana'nın hanımı, Mevlana'ya hitaben; "Ey âlemin nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye gideceksin?" diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu. "Hudavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması lazımdı." Mevlana cevaben, "Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud'uz, bizim toprak âlemiyle ne işimiz var, bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım, yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah'ın sevgili dostunun, Hazret-i Muhammed'in yanına döneceğimiz umulur."


    Mevlana'nın Vasiyeti:

    "Ben size, gizli ve aleni, Allah'tan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun."


    Şeb-i Arus:

    İrfan ve sevgi güneşi Mevlana, 5 Cemaziye'l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.


    Mevlana'nın Cenaze Merasimi:

    Müslüman olan, Müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlana'nın cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar, Müslüman olmayanları sopa ve kılışla savmaya çalışarak onlar: "Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultanı Mevlana bizimdir, bizim imamımızdır" diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı. "Biz Musa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlana Hazretleri'nin zatı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır. Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?

    Mevlana'nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin, Mevlana'nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin imamlık etti.

    Mevlana'ya Yeşil Kubbe denilen türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin eşi (Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in kızı) Gürcü Hatun'un yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı. Türbenin mimarı Tebrizli Bedreddin'dir. Selimoğlu Abdülvahid adlı bir sanatkar da Mevlana'nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yaptırmıştır. Bu sanduka bu gün, Sultan"ül-Ulema Bahaeddin Veled'in kabri üzerindedir.









  2. mum
    Özel Üye





    Biz Aşıklarız, Gel Bize Katıl!
    "Gel, gel! Aramıza katıl! Biz, Hakka gönül vermiş, aşk insanlarıyız. Gel, gel! Bize katıl da Allah için sevgi kapısından içeriye gir"
    Hz. Mevlâna, anılacak değil, aranacak, özlenecek, yolu gözlenecek bir insandır. Onun yürek güzelliğine, bugün her zamankinden fazla muhtacız. Bu sebeple, sevgi dolu bir gönül arayan günümüz insanı hep ona yöneliyor.


    Maddenin kıskacında ezilmiş olan insanoğlu, ruhuna nefes aldırmak için hep ona başvuruyor. Çünkü maddî havadan çok, manevî hava bozulmuş durumdadır. Manevî havamızı sürekli temizleyen, içimizi her daim aydınlatan güzelleri kim aramaz ki?

    İşte Mevlâna, yedi asır sonra, hâlâ bu fonksiyonunu icra ediyor. "Gönüllerimizin sultanı" olmaya devamdadır.
    Yedi asırdır süren bu gönül sultanlığı, nasıl olmaktadır?
    İzi, eseri, tesiri bir süre sonra yeryüzünden silinip gidenlere karşılık, Mevlâna'nın kalıcılığını nasıl açıklayacağız?
    Bu dünyada, öldükten yedi gün sonra bile unutulan insanlar vardır.

    Elbette bu hayret ve hayranlık verici eskimezliğin sırrı, İslâm'dadır. İslâm'da, yani Allah'a teslim olmakta

    Hz. Mevlana, yoklukta varlığı bulmuştur. "Maddî ve hayvanı tarafınla yok ol ki, maneviyatta ve hakikatte var olasın." buyurmuş, bu gerçeği de ilk önce kendi nefsine duyurmuştur.

    Bu sebeple o güzel insanda benlik, enaniyet ve büyüklük iddiası asla yoktur. Çünkü sahip olduğu her şeyi Allah'tan bilmiş, varlığı yoklukta bulmuştur. Yüceler Yücesi Allah, o kadar vardır ki bizim varlığımız, o muhteşem muazzam varlık ve birlik önünde yok gibidir.

    "Vücut, güneşin önündeki mum alevi gibidir; bir bakıma yoktur, bir bakıma vardır."

    Öyleyse insana düşen en önemli görev, O'na kul olmaktır. Zira O Yüceler Yücesine kulluk, insanı binlercenin kulu kölesi olmaktan kurtarır.

    Kulluğu Şeref Bilir

    İşte, kulluğu şeref bilen o güzel insanın hayatının özeti:
    "Üç sözden fazla değil; Bütün ömrüm, şu üç söz: Hamdım, piştim, yandım."

    Mevlâna bu sözüyle, olmanın ve olgunlaşmanın yolu olan mukaddes çileyi gösteriyor. Pişip olgunlaşmak için önce ham olduğunu kabul etmek gerek.

    Mevlâna devrin ilimlerinde derinleşmişti, "hocaların hocası" olmuştu. Buna rağmen eksikliğini kabul etti ve kendisini bir gönül yangınına atarak "aşk çağlayanı" oldu.

    Mevlâna gerçeğini bir başka güzel adam, şöyle ifade eder:
    "Biz bu âleme, bir aşk için ah etmeye geldik!"


    Ben Kur’an’ın Kölesiyim

    Mevlâna, özünde kuldur ve dolayısıyla Allah'a bütünüyle teslim olmuştur. Yani Müslüman'dır. Bütün gönlüyle Kur'an-ı Kerim'e bağlıdır. Bunun dışındaki herhangi bir tariften de rahatsızlık, duyacağını ve üzüleceğini açıkça ifade etmiştir:

    "Canım var oldukça ben, Kur'an'ın kulu (emrinde) kölesiyim. Ben Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ayağının tozu toprağıyım.

    "Eğer bir kimse bu sözümden başka bir şey naklederse benden, o kimseden de o sözden de rahatsız olur incinirim!"

    Hz. Mevlâna'nın bu şiirini, eski Millî Eğitim bakanlarından Hasan Ali Yücel, aynı vezinde şöyle tercüme etmiş:

    Can tende var oldukça, kulum Kur'an'a,
    Yol toprağıyım Peygamber-i Zişana
    Hakkımda bunun zıddına söz etse biri,
    Vay bu söze, vay bu böyle diyen insana!

    Kur'an'a bağlıdır ama Kur'an'ın gösterdiği geniş ufukla da bütün ayrı ve başka dünyaları bilir, gezer, dolaşır. Herkese ve her kesime açıktır:

    "Biz, pergel gibiyiz; bir ayağımız sağlamca Kur'an'ın hükümleri üzerinde durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır."

    Ancak bu yetmiş iki milleti dolaşmak, onları nurundan yararlandırmak maksadıyladır. Manası, kafa ve kalp birikimini herkese sunmak, bütün gönülleri aydınlatmak ve karanlıkta hiç kimse kalmasın diye çırpınmaktır.
    Bu düşünceyle açar sinesini, Allah'ın bütün kullarına. Özellikle de hamları, günahkârları, eksik kalmış olanları arar.



    Maksadı ve Gayesi

    Gel, gel, gel! Ne olursan ol, gel" diye çığlık çığlığadır.

    Mevlâna’nın, asıl aradığı, olmaya, imanla dolmaya, olgunlaşmaya muhtaç bulunanlardır. Toplumun olmamışlarıyla uğraşmak zordur. Gönül eğitimciliği, sonsuz bir sabır ve sınırsız bir sevgi ister. Kabaları yontmak, olmamışları oldurmak, solmuşları yeniden ve bir daha asıl renklerine kavuşturmaktır misyonu.

    Yani yaratılış çizgisine getirmek Kulluk bilincine eriştirmek Hayatın rehberi olan Kur'an'la ve yaşayan en güzel örnek olan Güzeller Güzeliyle (sav) buluşturmak
    Mevlâna'nın hedefi, gayesi, maksadı budur.

    Bağlıları Halktandı

    Mevlâna'nın en yakın çevresi, halkın fakir ve esnaf kısmından oluşuyordu. İçlerinde işçi, çiftçi, çoban, kasap, derici, dokuyucu, kâtip, hattat, esnaf olan kimseler vardı.

    Mevlâna daima bu mütevazi insanlarla bulunur, sohbet ederdi. Mevlâna, kalender ve edepli insan yetiştirmenin ve geliştirmenin aşkıyla yanar yakılırdı.

    Yine bir gün bu fakir dostlarıyla samimî bir sohbete dalmışken, onları gören Emîr Kemaleddin, Emîr Pervane'ye dedi ki: "Hz. Pir'in bütün bağlıları halktan insanlar ve esnaf Nerede bir çulha, bakkal, terzi, kasap varsa onlar geliyorlar."

    Tabiî ki bu tespitin altında, o insanları sıradan ve basit görmek fikri vardı. Mevlâna konuşulanı duymadı, ama anladı. Devlet yöneticisi olan o kişilere dönüp şöyle konuştu:

    "Bizim Mansur'umuz, hallaç (pamuk atıcı) değil midir? Ebu Bekir nessac (bez dokuyucu) değil midir? Bir azizimiz zeccac (camcı) değil midir? Sanatın, marifet-i İlâhiye (Allah'ı tanımaya) ne zararı vardır?"

    Mevlâna, insanın kendi kazandığıyla geçinmesine çok önem verirdi. Zaten peygamberler ve evliya da öyle yapmışlar, kimseye yük olmak istememişlerdir.

    Güzeller Güzeli Efendimiz de çok vakit fakir sahabeyle oturur sohbet ederdi. Ashabını da fakirlerle, yetimlerle, güçsüzlerle beraberliğe ve sohbete teşvik ederdi. Üstelik, "Fakirliğimle iftihar ederim!" diyen de o değil midir?
    Bazı Allah dostları da mektuplarını, "Hadimü'l-Fukara” (Fakirlerin Hizmetçisi) diye imzalamışlardır.

    Peki bütün bu çabaların mükâfatı, ücreti nedir? Sonuçta ne kazanılacaktır? Hz. Mevlâna bunu da çok kısa ve net açıklar:

    "Âşıkların hizmetleri de hizmetlerine karşı aldıkları da Hak Tealâ'dır."

    Maksatların maksadı, hedeflerin hedefi, gayelerin gayesi, Allah'tır. Yegâne Sevgili de O'dur. Hatırına bütün varlığın sevildiği, Sevgililer Sevgilisi, Yüce Yaratıcıdır.

    "Bizim iki cihanda Allah'tan başka sevgilimiz yoktur. O'nun gamından başka hiçbir işimiz de yoktur. Aşk, ruhumun nurudur. Aşk, güzelleri yaratana dalıp, ‘ben' ve 'siz' kavramını idrakler çerçevesinden söküp atmaktır."
    "Aşk odur ki âşık gıdasını, tadını, anne baba ve kardeş sevgisini, evlât muhabbetini, şehvet zevkini ve her türlü lezzetini O'ndan alır."

    "Ey özden habersiz gafil! Sen hâlâ kabukla övünüyorsun. Dikkat et ki sevgilin, canının içindedir. Bedenin özü duygular, duyguların özü de candır. "Sen eğer tenden, duygudan ve candan geçersen hep O'nu bulursun."

    Mevlâna'ya göre O'nu bulmanın ve O'nunla olmanın en mükemmel yolu, namazdır. Namaz, Rabbimizin huzurunda, huzur bulduğumuz muhteşem bir andır. Bu an, hayatımızın bütün anlarını kapsayan bir andır. Dolayısıyla gerçek âşıkların namazı günde beş vakit değildir:

    "Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Hâlbuki âşıklar, daima namazdadırlar. O gönüllerdeki aşk, o başlardaki İlâhî sevgi, ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider.”

    '"Beni az ziyaret et!' sözü, âşıklara göre değildir. Gerçek âşıkların canları pek susuzdur. 'Beni az ziyaret et!' sözü balıklara uyar mı? Onların canları, deniz olmadıkça yaşayabilir mi? Bu denizin suyu pek korkunçtur, ama balıkların mahmurluğuna göre bir yudumcuktur.”
    "Bir an için ayrı düşmek, âşıka bir sene gibi gelir."
    Gerçekten âşık bir kul, Yüceler Yücesinden uzaklığa katlanabilir mi?

    Cevabını Hz. Mevlâna şöyle veriyor: "Allah'ım, senin ayrılığından daha acı bir şey yoktur. Sana sığınmaktan gayri hareket, boş yere dönüp dolaşmak ve kördüğüm olmaktan başka bir şey değildir."



    İşte, hayatı bir kısır döngü olmaktan kurtaran sır, var ve bir olana kul olmaktır. Hem de aşkla bağlı, coşkun bir kul olmak

    Tıpkı Mevlâna gibi kulluğundan duyduğu huzuru, mutluluğu, neşeyi bütün âleme haykırarak ilân etmek
    "Ben kul oldum, kul oldum. Kulluk vazifemi lâyıkıyla eda edemediğim için mahcubiyetimden başımı önüme eğdim.”

    Her köle, azat edilince sevinir, mesrur olur.
    Ben ise sana köleliğim devam ettikçe sevinir, şad olurum.

    Allah Sevgisi

    Azat kabul etmez bir kul olmayı istiyor Mevlâna. Çünkü Rabbini çok seviyor. O sevgi öyle güzel, öyle özel, öyle tatlı ki

    "Sevgiden acılar tatlılaşır. Bakırlar altınlaşır sevgiden. Sevgiden tortular saflaşır. Dertler derman olur sevgiden.
    Ölü, sevgiden dirilir.
    Şah, sevgiden köle edilir.
    Allah'a karşı bu sevgi ilimdendir.
    Saçma sapan biri, böyle bir tahta nasıl kurulur?
    Eksik bir ilim nasıl doğurur bu aşkı?
    Eksik ilimden, eksik bir aşk doğar maddeye karşı.
    Öyleyse muhabbet ve aşkı sadece Allah'ın vasfı bil.
    Ey aziz! Korku, Allah'ın vasfı olamaz.
    Havf ve haşyet, kulun vasfı ve en mühim meziyetlerindendir.
    Mademki (Kur'an'da) 'yuhibbunehu'yu okuyorsun,
    'Yuhibbuhüm' ile de istediğine yaklaşırsın."

    Cenab-ı Hak, Maide Suresinde, "Allah onları sever (Yuhibbuhu), onlar da Allah'ı severler (yuhibbuhüm)." buyurur.

    Allah sevgisi müthiş bir iksirdir; inkarcıyı bir anda mümin yapar, mümini bir anda arif edip irfan mertebesine çıkarır. Allah sevgisi olan kalpten şek ve şüphe silinir, yerine tam bir iman gelir.
    Gönül, sevginin yeridir. Maddî varlığımızda ikilik olabilir, ama sevginin makamı olan gönülde iki sevgiye yer yoktur:

    "Senin elinin, gözünün, ayağının iki oluşu doğrudur; fakat gönül ve sevgilinin iki olması hatadır. Sevgili bir bahanedir; asıl sevgili Allah'tır."









  3. mum
    Özel Üye
    Sermâyesi kanaat olan kişinin; her yaptığı iş, tâ’at olur, ibâdet sayılır. Onun yemesi, içmesi, uyuması, Hakk’ın emrini tutması, yerine getirmesi içindir.
    Sakın Hak’tan başkasını dost edinme! Çünkü halkın dostu olmak, halkın gözüne girmek ömürsüzdür, ancak yarım saat sürer.



    Bir adamın birçok hüner, fen, bilgi sahibi olduğuna bakma! Verdiği sözde duruyor mu?
    Vefâsı var mı? Ası ona bak! Hakla ettiği sözleşmeyi yerine getiriyorsa, insanlara verdiği sözde duruyorsa, vefâlıysa onu istediğin kadar öv! Onun iyi vasıflarını bir bir say!
    O, senin övgünden, saydığın meziyetlerden daha üstün bir kişidir.



    Şöhret âfettir; şöhret peşinde koşmak, iyi tanınmak için uğraşmak, insanlığa yakışmaz.
    Eğer sen hakikati, aşk incisini arıyorsan, görünüşten kurtulman, deniz dalman, derinliklere inmen gerek! Yoksa şöhret, gösteriş, deniz kıyısına düşen köpüktür.



    Kötü huy kılavuzun oldukça mutlu olacağım sanma! Sen sabaha kadar gaflet uykusundasın, ömürse kısadır. Korkarım ki, sen bu uykudan uyanınca gündüz olur.



    Haydi şu benlikten kurtul, herkesle anlaş, herkesle hoş geçin. Sen kendine kaldıkça, bir habbesin, bir zerresin fakat herkesle birleştin, kaynaştın mı, bir ummansın, bir madensin! Bütün insanlarda aynı ruh vardır, ama hepsinde de aynı yağ bulunmaktadır. Dünya da çeşitli diller, çeşitli lügatler var, fakat hepsinin da anlamı birdir, çeşitli kaplara konan sular, kaplar birleşirler, bir su hâlinde akarlar. Tevhidin ne demek olduğunu anlar da, birliğe erersen, gönülden sözü, mânâsız düşünceleri söküp atarsan, can, mânâ gözü açık olanlara haberler gönderir, onlara gerçekleri söyler.



    Sende bulunan beş duygu ışığını, gönül nuruyla aydınlat. Duyguları beş vakit namaz gibi bil. Gönlünse yedi âyetten ibâret olan Fatiha Sûresi’ne benzer.
    Her sabah göklerden bir ses gelir, gönlünden dünya sevgisini atabilirsen o sesi duyar, hakikat yolunun izini bulur, yol alır gidersin.



    Gel, gel, daha yakın gel, bu yol vuruculuk ne zamana kadar sürüp gidecek? Madem ki sen, bensin, ben de senim. Artık bu senlik ve benlik nedir?
    Biz Hakk’ın nuruyuz, Hakk’ın aynasıyız. Şu halde kendi kendimizle, birbirimizle ne diye çekişip duruyoruz? Bir aydınlık bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor?
    Biz hepimiz, bütün insanlar, tek bir vücut halinde olgun bir insanın varlığında toplanmış gibiyiz. Fakat neden böyle şaşıyız?
    Aynı vücudun birer uzvu olduğumuz halde neden zenginler, yoksulları böyle hor görürler? Aynı vücutta bulunan sağ el, ne diye sol elini hor görür? Her ikisi de madem senin elindir, aynı tende uğurlu ne demek, uğursuz.



    Mânâların aşk burakı, aklımı da, gönlümü de aldı, götürdü.”Nereye götürdü?” diye den bana sor. Aklımı da, gönlümü de senin bilmediğin o tarafa, ötelere götürdü. Ben öyle bir revâka, öyle bir kemer altına ulaştım ki, orada ne ay gördüm, ne de gök.
    Öyle bir dünyaya eriştim ki, orada dünya da, dünyalıktan çıkar, dünyalığını kaybeder.



    Mutlu olmanın sırrını Peygamber Efendimiz’den öğren de, Allah sana ne verirse ona razı ol. Başına gelen derde, balaya razı olur da, ses çıkarmazsan, o anda hemen sana cennet kapısı açılır. Eğer gam elçisi sana gelirse, tanıdık bir dost gibi karşıla, onu kucakla.
    Zaten o sana yabancı değildir, onunla aşinalığın vardır. Sevgiliden gelen cefaya karşı sakın suratını asma, onu neşe ile karşıla, merhaba, hoş geldin de. Onu güler yüzle, tatlı sözle karşıla ki gönül alıcı o eşsiz varlık hoşa gitmeyen çarşafını üstünden atsın da güzelliği ortaya çıksın.



    Ey benim canım, şu toprak perdesinin ötesinde, gizli bir zevk, gizli bir mutlu yalayış vardır. Her şeyi gizleyen bu örtünün altında, yüzlerce güzel Yusuflar vardır. Bu ten, bu görünen beden ortadan gidince, asıl varlığın olan ruhun kalkar.
    Ey sonsuz olan ruh, ey fani olan ten! Bu halin nasıl olduğunu anlamak istersen, her gece kendine bak. Uykuya dalınca tenin ölmüş gibidir. Ruhunsa cennet bahçelerine kanat çırpmaktadır.



    Pişman olmayı kendine âdet edinirsen boyuna pişman olur durursun! Nihayet bu pişmanlığa da daha ziyade pişman olursun! Ömrünün yarısı perişanlıkla geçer, öbür yarısı da pişmanlıkla heder olur gider! Bu fikri, bu pişmanlığı terk et de, daha iyi bir hâl,
    daha iyi bir dost ve daha iyi bir iş ara!



    Köpeklerin ağzı deydi diye deniz kirlenmez.



    Şu tenimiz ruhumuzun bir köşküdür. Orası bir tepe, bit yıkık yer değildir. Ruhumuz bizim biricik dostumuz, yârimizdir. O, bize hiçbir zaman yabancı olmaz. Gönül yolu, korkunç bir çölden geçer. Yürekli bir er, Rüstem gibi bir yiğit olmayan oraya nasıl varabilir?
    Oraya varacak kişi, bir pehlivan gibi hasmını yere vuran, çeşitli gıdalarla bedenini besleyen, kuvvetli, güçlü kişi değildir. Oraya varacak kişi, nefsini yenen, kendi benliğini yıkıp alt eden, dünya âşığı değil, Allah âşığı olan kişidir. Böyle bir kişinin bedeni mezara girince; mezarın toprağı ile örtülünce, o bedenden tohum nasıl başverir yücelirse, tıpkı onun fini Hak tarafından kabul edilmiş ağacı yükselir, boy atar. Nurlu bir gönül erinden başka, o nura âşık olan kimdir? Aşk mumu, pervanenin gönlünden başka neyi yakar?


    Gönlü aydın bir kişiye kul olmak, padişahların başına tâc olmaktan iyidir.

    Gel, gel
    Yine gel.
    Kafir, mecusi, putperest olsan da yine gel
    Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir.
    Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel

    Kamil odur ki; koya dünyada bir eser,
    Eseri olmayanın, yerinde yeller eser.

    Baskalarına imrenme, çok kimseler var ki senin hayatına imreniyorlar.

    Gülün dikene katlanması onu güzel kokulu yaptı.

    Herkesin bakmadığı yönden bak dünyaya.
    Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,
    Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol,
    Sahavet ve cömertlikte akarsu gibi ol,
    Tevazu ve maluliyette toprak gibi ol,
    Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,
    Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol

    Kamil odur ki; koya dünyada bir eser,
    Eseri olmayanın, yerinde yeller eser.

    Kimin aşka meyli yoksa, o kanatsız bir kuş gibidir; vah ona
    Kim benlikten kurtulursa, bütün benlikler onun olur.
    Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir

    Çoban uyudu mu kurt emin olur.

    Cahil kimsenin yanında, kitap gibi sessiz ol.

    Ezel sofrası üzerinde her ne kadar halk kavgadaysa da, yediler ve yerlerse de, sofra yine o sofradır,ondan hiçbir şey eksilmez. O olduğu gibi durur.
    Bir kuşu bir dağın üstüne konsa, sonra uçup gitse, dağda bir fazlalık veya bir eksiklik görünür mü?










  4. mum
    Özel Üye
    ŞEMS’İN GÖZÜYLE MEVLÂNÂ

    Kendi Dünyasında Yapayalnız
    Şems-i Tebrizî, Tebrizli bir güneş. Yapayalnız bir Allah eri. Gençliğinde kendisini anlayabilen kimse bulamamış etrafında, İlâhî marifeti, ulvî sırları paylaşabileceği bir dosta kavuşamamış. Kendisine kulak verelim: “Dost bir tarafa, babam bile beni anlamamıştı. Kendi dünyamda yapayalnızdım.” [1] Devam ediyor sırlı veli: “Kendi şehrimde bile gariptim, babam bana bir yabancı. Gönlüm ondan ürküyordu, öyle sanıyorum ki üstüme gelecek; bana güzellikle söz söylerken bile beni dövecek, evden kovacak sanıyordum. Ve diyordum ki kendi kendime: ‘Eğer benim manevî varlığım, onun mânasından doğmuş olsaydı, gerekirdi ki bendeki mâna onun yavrusu olsun; onunla uyuşsun. Kümes tavuğunun altına konmuş bir kaz yumurtasıydım sanki. (Bunları düşündükçe) gözlerimden yaşlar boşanırdı.” [2]
    Çevresindeki insanlardan hep daha farklıydı, kimse derdini anlayamıyordu: “Çocukluğumda bana hep neden hep tasalısın?’ diyorlardı; ‘Sana elbise mi lazım, yoksa paran mı yok?’ ‘Keşke’ derdim, ‘üstümdeki elbisemi de alsalar’”.[3]

    Şems-i Tebrizî, önceleri Ebu Bekr Tebrîzî-i Sellebâf adlı bir zata mürid olmuş, onun gözetiminde seyr ü sülûkunü tamamlamıştı. Ancak Allah vergisi üstün yaratılışı, idrâk ve kavrayış kuvveti, gönlündeki doymak bilmez manevî açlık sürekli bir arayış içine itmişti onu. Kalıplara sığmayan, coşkun tabiatı, onu bir şeyhlik-müritlik içerisinde tutamazdı. Suyu pınarın kaynağından içmek istiyordu. Diyordu ki: “Herkes şeyhinden bahseder. Bizeyse rüyada bizzat Resulullah aleyhisselam hırka giydirdi. Fakat öyle iki günde eskiyip yıpranan, yırtılıp giden, külhanlara atılan hırkadan değil, sohbet hırkası. Öyle anlayışa sığacak sohbet de değil, öylesine bir sohbet ki ne dünü var, ne bugünü, ne de yarını. Aşkın dünle, bugünle ne işi var ki?” [4]
    Seyahate koyuldu, yeryüzünü dolaştı. Bütün iklimleri birkaç defa dolaştığı rivayet edildi. Birçok veliler gördü; kutuplar, efrâd, evtâd ile karşılaştı. Dünya şeyhlerini kendisine mürid yaptığı söylendi sonraları. Ruhunun aynasını, kalbindeki sırrı açacak kilidi arıyordu.
    Gittiği heryerde bir hana inerdi Şems. Hep kara bir keçe giyerdi. Dünyayı dolaştıktan sonra Bağdat’a geldi. Orada büyük âriflerden Evhadüddin Kirmânî ile karşılaştı. “Ne ile meşgulsün?” diye sordu ona, “Ay’ı leğendeki suda görüyorum.” cevabını aldı; yani “dünyadaki çeşitli güzelliklerde, mutlak güzelliği arıyorum” demek istedi. Şems bunun üzerine şöyle dedi: “Boynunda çıban yoksa, niçin başını kaldırıp onu gökte görmüyorsun?” Evhadüddin: “Bugünden itibaren sana tâbi olmak, ne dersen onu yapmak istiyorum.” dedi. Şems, tıpkı yüzyıllar önce Hızır’ın Hz. Musa’ya dediği gibi: “Sen benim arkadaşlığıma tahammül edemezsin.” diye cevap verdi ve yoluna devam etti. [5]
    Şems anlatıyor: “Yüce Allah’a yalvardım: ‘Beni sohbet edebileceğim bir Allah eri ile buluştur.’ Rüyada dediler ki: ‘Seni bir Allah dostuyla görüştüreceğiz.’ Sordum: ‘Nerededir?’ Ertesi gece tekrar rüyamda, ‘Anadolu’da’ diye cevap verdiler. Aradan bir müddet geçtikten sonra Mevlânâ’yı gördüm ama dediler ki: ‘Henüz buluşma zamanı gelmedi, her işin bir zamanı, vakt-i merhûnu var.’” [6] Demek ki Mevlânâ ile buluşmalarından bir süre önce Şems Mevlânâ’yı görmüş, ama buluşma zamanlarının gelmediğini anlamış olmalı.

    “Bende Kimsenin Görmediği Şeyi Mevlânâ Gördü”
    Mevlânâ ile buluştuktan sonra bütün o huzursuzlukları, arayışları, yerini mutlak bir huzura bırakmıştı. İçinde kimsenin anlayamadığı o mânayı Mevlânâ anlamıştı. Sultan Veled anlatıyor: “Bir gün Şems-i Tebrizî babama şöyle diyordu: ‘Benim Tebriz’de Ebu Bekr adında bir şeyhim vardı. Sepet örer, onunla geçinirdi. Bütün velâyetleri ondan aldım. Fakat bende öyle bir şey vardı ki, şeyhim görmemişti onu. Kimse de görmemişti ya zaten. İşte o şeyi, şimdi Hudâvendigârım Mevlânâ gördü.’” [7]
    Çok Allah dostu gördü Şems, ama hiçbirinde Mevlânâ’da bulduğunu bulamadı: “Birçok erenleri içten severim ve onlara olan sevgimi pek belli etmem. Birkaç kişiye içimdeki sevgiyi dışarıya vurdum, onlar benimle beraber iken sohbetimi ve beni anlayamadılar. Dostluk bozulmasın diye kusuru hep kendime yükledim. Ama sevgimi Mevlânâ’ya açınca arttı ve hiç eksilmedi.” [8]
    Şems, Mevlânâ’nın kendisine karşı olan muhabbetini ve ilgisini daima takdirde andı, o sevgiyi başka hiçbir yerde göremedi: “Bana ne babam, ne anam, onun gösterdiği ilgiyi gösterdi. O benim sözlerimi en hoş biçimde söyler. O, benim kendisine yapmadığım iyilikleri yapmıştır.” [9]
    Mevlânâ sevgisi öyle bir şeydi ki, her türlü yorgunluğa, sıkıntıya değerdi. İhtiyar Şems Mevlânâ’ya hitaben diyor ki: “İki yıldır yol yorgunluğu çekiyorum, ağrılarım var hâlâ geçmedi. Şimdi tekrar Konya’dayım, ağrılarım da arttı. Bu şehri altınla doldursalar da bu çektiğim zahmetlere değmez. Ama senin bu sevgin var ya, o buraya çekiyor.” [10]

    Şems için maksat hal ehli, birbirini anlayan iki dostun kavuşmasıdır, gerisi lâf ü güzaftır: “Bu iki cihanın yaratılma gâyesi iki dostun kavuşmasıdır. Bu iki dost Allah için gösterişten, her türlü hevesten uzak yüzyüze gelmeli. Ekmek, fırın, kasap gibi [dünyevi] gaileler olmamalı. Şimdi Mevlânâ’nın huzurunda öyle mutluyum ki!” [11]

    Şems mi Mevlânâ’nın mürşidiydi, Mevlânâ mı Şems’in? Hakikat şu ki, iki güneş birbirine ayine oldu. Şems ne diyor kulak verelim: “Mevlânâ’ya geldiğimde ilk şartım ona şeyhlik etmemekti çünkü Mevlânâ’ya şeyhlik yapacak kişiyi Allah henüz yeryüzüne göndermedi. O da insan olamaz. Ben de müritlik yapacak nitelikte değilim, o hal kalmadı bende artık.” [12]
    “Bana yaraşan, zâhirde bizim hayatımızdaki dostluk ve kardeşlik hangi yolda ise onu korumaktır. Yoksa şeyhlik müridlik gibi ilişkiler hoşuma gitmez” [13]

    Şems coşkun bir ânında söylüyor: “Hoş söylerim, neşeli söylerim. İçimde aydınlık var, ışık var. Kaynayan bir su gibi içten içe coşuyordum. Mevlânâ’nın varlığı bana ulaştı ve bu su akmaya başladı; gürül gürül, taze, âb-ı zülâl gibi.” [14]
    Şems diyor ki: “Güneşin yüzü Mevlânâ’ya dönüktür. Çünkü Mevlânâ’nın da yüzü güneşe yönelmiştir.” [15]
    Şems Mevlânâ hakkında uzun ömür duaları ediyor: “Ben ‘Yüce Allah Mevlânâ’ya uzun ömürler versin’ diyeyim, sen de ‘âmin’ deyiver. Allah onu bize, bizi de ona bağışlasın.” [16]
    “Allah Mevlânâ’ya uzun ömürler versin; o kadar uzun ömürler versin ki, sonsuz gibi olan uzun ve mutlu bir yaşantı olsun onun hayatı.” [17]

    Şems için Mevlânâ biriciktir; dünya bir yana o diğer yanadır. Bir toplantıda birine şöyle diyor: “Eğer sen vefalı bir dost bulmadınsa, ben Mevlânâ’yı buldum.” Sonra yüzünü Mevlânâ’ya çeviriyor: “Sen dünyaya tek geldin ve bütün insanlar arasında meydandan topu kaptın, hepsini geçtin, bütün dünyayı aşkınla sarhoşa döndürdün.” [18]
    Mevlânâ gerçek bir Peygamber vârisidir: “Kim peygamberleri görmek isterse Mevlânâ’ya baksın. Peygamberlerin hal ve hareketleri ondadır. Eğer ‘Alimler peygamberlerin varisleridir’ sözünün anlamını bilmek istiyorsan, git Mevlânâ’yı gör!” [19]

    Şems, Mevlânâ’yı o denli sahiplenmişti ki, herkesi onunla görüştürmüyordu. Medrese hücresinin kapısı önünde oturur, Mevlânâ’yı soranlara: “Mevlânâ’yı sana göstermem için ne getirdin? Şükrane olarak ne vereceksin” diye sorardı. Bir gün münasebetsizin biri: “Sen ne getirdin ki bizden bir şey istiyorsun?” dedi. Şems: “Ben kendimi getirdim, başımı onun yoluna feda ettim” diye cevap verdi. [20]

    Şems halkın dedikodularından bunalıp Konya’yı terkedip Şam’a gittikten sonra, Sultan Veled onu Konya’ya geri getirmek için yola koyulmuştu. Şam’da Şems’i bulunca ona diller döktü, babasının ona öğrettiği güzel sözleri söyledi. Şems gözünün rahatsızlığını bahane göstermiş, ama Sultan Veled ikna olmamıştı. Gerisini Şems’ten dinleyelim: “O zaman gözümün rahatsızlığından bahsetmiştim; ‘Bu benim elimde değil, gaip âleminden gelen bir engeldir. Siz gidin!’ Bana yalnız Mevlânâ’nın mektubu kâfidir, bana gönderdiği oğlu Sultan Veled dedi ki: ‘Siz olmadan geri dönersem Mevlânâ bana ne der? ‘Behey akılsız! Ben seni gönderdim ki o zatı getiresin. Madem ki sen gittin, onu buldun, sana gözünün ağrıdığını söyledi, o zaman sana yaraşan orada beklemek, ona hizmet etmek, iyice afiyete kavuşuncaya kadar orada kalmaktı.’ demez mi?’ Delikanlının bu sözlerinden anladım ki o güzel bahaneleri ona Mevlânâ öğretmiştir. O sözleri, o alçakgönüllülüğü Mevlânâ öğretmiştir. Bu incelik, bu latif cevaplar hep Mevlânâ’dan kaynaklanıyor, bana gerçekten büyük ilgi göstermiştir.” [21]
    Şems’in Mevlânâ sevgisi öyle büyüktü ki, gündüz beraberlik yetmiyor, rüyasında dahi onu görüyor, sohbette bir mesaj vermek isterken söze onu da dahil ediyordu: “Rüyamda gördüm ki Mevlânâ ile birlikte Kur’an’daki şu ayeti okuyorduk: ‘Herşey yok olacaktır, Ancak O’nun vechi müstesna.’” Şems sözünü şöyle bağlıyor: “Yani bu varlıktan geri kalacak bir şey varsa, ancak dostların yüzüdür.” [22]
    Şems, Mevlânâ ile aynı şeyleri düşünüyor, aynı şeyleri söylüyor, onun kendininkine aykırı bir görüşü olacağını dahi tasavvur etmeyecek derecede: “Ben konuşurken, söz Mevlânâ’nın sözüdür derim. Her ikimiz de şüphesiz aynı şeyi söyleriz. Sonra hiç hatırıma gelmez ki, Mevlânâ başka bir şey söylesin.” [23]
    Mevlânâ’yı hep kendinden üstün görür: “Ben Murad, Mevlânâ ise Murad’ın Muradı olmuştur.” [24]
    O varken başka kimseyle yarenlik istemez: “Mevlânâ’dan başka hiç kimse ile konuşmayayım, yalnızca Mevlânâ ile sohbet edeyim.” [25]
    Şems’in gözünde, Mevlânâ’nın kıskançlığı da güzeldir: “Kira Hatun kıskançtır, Mevlânâ da kıskançtır. Ama insanı cennete götüren o kıskançlıktır.” [26] Bir başka mecliste de, bu güzel kıskançlığı şöyle açıyor: “Kıskançlığın iki mânası vardır. Biri insanı cennete götüren kıskançlıktır. Bu, hayır işinde başkalarından geri kalmamak için gösterilen kıskançlıktır” [27]
    Mevlânâ’nın da hazır bulunduğu bir sohbet meclisini şu sözlerle terkeder Şems: “Mevlânâ’nın sohbetinden, onun şerefini omuzlarımda taşıdığım halde ayrılayım, tekrar teşekkürler sunayım” [28]
    Birini övdüğünde, bir meseleyi açtığında Mevlânâ’yı da şahit göstermek, sözüne onu da katmak ister: “Muhammed Gazâlî özellikle türlü ilimlerde eşsizdi. Yazdığı eserler güneşten daha parlaktır. Bunu Mevlânâ da bilir” [29]
    Şems’e göre Mevlânâ, Şems’in sözünü dahi daha iyi aktarır başkalarına: “Yüce Allah’ın zatına and içerim ki, Mevlânâ eğer benim sözlerimi başkalarına aktarmak istese, benden daha iyi aktarır. Bunu daha güzel nükteler ve mânalarla süsler” [30]
    Mevlânâ’nın iyiliklerini asla unutmaz: “Bir kimse birini gerçekten sevdiğini iddia ederse, ondan delil istenir. O delil ise bağışta bulunmaktır. Nasıl ki Mevlânâ da beni sevdiğini iddia etti, geldiğim zaman binlerce ihsanda bulundu, beni korudu. Bunların hepsini Allah’ın bir lütfu sayarım.” [31]

    Mevlânâ ile Şems. Böyle bir dostluğu, böyle lâhûtî bir muhabbeti tarih çok az kaydetmiştir şüphesiz.



    --------------------------------------------------------------------------------
    [1] Şems-i Tebrizî, Makâlât, (çev: Nuri Gencosman; 1974-1975) I, 234; Erkan Türkmen, Şems-i Tebrizî’nin Öğretileri, Konya, 2005, 40.
    [2] Makâlât, I, 234.
    [3] Makâlât, II, 99.
    [4] Makâlât; A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul, 1985, 51.
    [5] Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, I-II, (çeviren: Tahsin Yazıcı), 1973, II, 77-78.

    [6] Makâlât, I, 274; Eflâkî, II, 125-126; William Chittick, Me&Rumi: The Autobiography of Shams-i Tabrizi, 2004, Kentucky-Kanada, 179; Erkan Türkmen, 46.
    [7] Eflâkî, II, 123; A. Gölpınarlı, 50.
    [8] Erkan Türkmen, 60.
    [9] Makâlât, I, 295.
    [10] Makâlât, I, 297; Erkan Türkmen, 39.
    [11] Makâlât, I, 358; Erkan Türkmen, 48.
    [12] W. Chittick, 212; Erkan Türkmen, 62.
    [13] Makâlât, I, 151.
    [14] Erkan Türkmen, 63.
    [15] Makâlât, I, 174; II, 31.
    [16] Makâlât, I, 186.
    [17] Makâlât, I, 298.
    [18] Eflâkî, I, 322.
    [19] Eflâkî, I, 308-309.
    [20] Eflâkî, II, 125.
    [21] Makâlât, I, 201
    [22] Makâlât, I, 279.
    [23] Makâlât, I, 294.
    [24] Makâlât, I, 295.
    [25] Makâlât, I, 233.
    [26] Makâlât, I, 305.
    [27] Makâlât, I, 305.
    [28] Makâlât, 305.
    [29] Makâlât, I, 308.
    [30] Makâlât, I, 308.
    [31] Makâlât, 262.



  5. mum
    Özel Üye
    kabri






  6. mum
    Özel Üye
    MEVLEVİLİK


    Mevlana Celaleddin Rumi'nin (d. 1184 Belh, Horasan-ö. 1273 Konya) düşünceleri çevresinde kurulan tarikat. Babasının düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlana'nın oğlu Sultan Veled (ö. 1312) Mevlevilik'in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.
    Mevlana'nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik'in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana'nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.
    Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan tabiatına aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi değildir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirdiği ölçüde yararlıdır. Gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Bunun için de isimlerden ve kelimelerden geçip Allah'ı bulmak Allah dışındaki varlıklardan (masiva) arınmak gerekir. Bütün varlığı kuşatan Allah'ın varlığı tek gerçektir. Varmış gibi görülen varlıklar gerçekte yoktur; varolan, bu varlıklar aracılığı ile kendini gösteren Allah'tır. Evren her an yeniden yaratılmaktadır. Zıdlar alemi olan bu dünyada herşey izafidir. Allah'ı gerçek anlamda tanımayan insanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın tek yolu da Allah aşkıdır.
    Mevleviliğe göre mürid kendini mürşidinde yok etmeli, kendine baktığında mürşidini görmelidir. Mürşidinin tüm isteklerini tereddüt etmeden kabul etmeli, ona itaatı Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e itaat, muhalefeti de Allah ve Peygamber (s.a.s)'e muhalefet bilmelidir. Kendisini şeyhinden uzaklaştıracak hiçbir sözü dinlememeli, onun iyiliğin mutlak temsilcisi olduğuna inanmalı, hakkında kötü düşünmemeli, yanında çok konuşmamalıdır. Nefsini zayıflatmaya, riyazet ve mücahede ile öldürmeye çalışmalıdır. Kötülüğü buyuran nefsi (nefs-i emmare) ancak mürşid öldürebilir. Bu nedenle mürid mürşidinin irşadına sıkı biçimde sarılmalıdır.
    Mevlevilikte başlıca tarikat ayini, âyin-i şerif de denilen semadır. Belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılan semadan başka zikir telkini, tac ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş, halifelik verme de belli kurallara bağlanmıştır. Sözgelimi zikir telkininde şeyh müridi önüne oturtarak elini tutar, bütün günahlardan sakınacağına, iyilik ve takva üzere bulunacağına dair söz alır, kelime-i tevhidi üç kez telkin eder, sonra da onun için dua eder. Duanın arkasından şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek üzere müridin saçından birkaç kıl keser. Halvet, diğer tarikatlarda olduğu gibi kırk gün süren bir ibadet, riyazet biçiminde değil, tekkede hizmet biçiminde uygulanır. Binbir gün süren bu halveti (çile) tamamlayan kişiye derviş adı verilir.
    Tac ve hırka giydirme de küçük bir törenle yapılır. Tac giyecek mürid başını açarak şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizine koyar. Mevlevi silsilesini okuyan şeyh Allah'tan müridi fakirlik yolunda (tasavvuf) başarılı kılmasını, başına manevi bir tac ihsan etmesini dileyerek tacı giydirir. Fatiha sûresini okuyarak dua eder. Hırka ise ayakta giydirilir. Yine mevlevi şeyhleri silsilesi ve Fatiha okunur, dua edilir. Duanın arkasından hırkası giydirilen mürid şeyhin ve orada bulunan büyüklerin ellerini öper.
    Halvetten çıkmış, eğitimini tamamlamış ve gerekli olgunluğa ulaşmış dervişlere verilen üç tür halifelik vardır. Bunlar suret-i hilafet, mana-yı hilafet ve hakikat-ı hilafet olarak anılır. Suret-i hilafet, bir dervişe bir tekkenin yönetimini yürütmesi amacıyla verilen halifeliktir. Bu tür halifeler irşad yetkisine sahip değildir. Mana-yı hilafet, seyr-ü süluk denilen tasavvufi yolculuğun makam ve mertebelerini iyi bilen, Allah'ı tam anlamıyla tanıyan dervişe halkı irşad etmesi amacıyla verilen halifeliktir. Hakikat-ı hilafet de doğrudan irşad ve şeyhlik yetkisiyle verilen halifeliktir. Şeyhlik makamı boş olan tekkelere atanacak şeyhler bu halifeler arasından seçilir.
    Mevleviliğe mensup kişiler seyrü sülukteki durumlarına göre çeşitli derecelere ayrılır. İlk dereceyi mevlevilerin büyük çoğunluğunu temsil eden muhibler oluşturur. Seven kişi demek olan muhib, mevlevi kurallarına göre sikke tekbirletip tarikata giren, ancak dervişliğe ikrar vermeyen müriddir. İkinci derecede dede de denilen dervişler yeralır. Derviş ikrar verip tekke mutfağında (matbah) üç gün saka postunda oturan, kararından dönmezse arakiye ve hizmet tennuresi giyinip çeşitli hizmetlerle binbir gün halvet (çile) çıkaran, onsekiz gün süren hücre çilesini de tamamlayan mevleviye verilen addır. Şeyhler üçüncü dereceyi oluşturur. Şeyh, bir tekkeyi yönetmek, muhib ve dervişlerin yetiştirme yetkisine sahip olan mevlevidir. Mevlevilikte son dereceyi halifeler meydana getirir. Halifeler, başkasına halifelik verme yetkisine sahip şeyhlerdir.
    Sultan Veled'ten sonra bütün Mevleviliği temsil eden Konya'daki merkez tekke şeyhliğinin babadan oğula ya da ailenin büyüğüne geçmesi gelenekleşti. Bu geleneğe bağlı olarak şeyhlik makamına oturan kişiye Çelebi adı verildi ve zamanla merkez tekke şeyhliği Çelebilik makamı olarak anılmaya başladı. Çelebiler, başlangıçta, şeyhlik makamında oturan kişi tarafından önceden belirlenirdi. Sonraları çelebiler dedelerin onayıyla atanmaya başladı. Daha sonra da, adaylar arasındaki çekişmeler nedeniyle çelebiler padişah iradesiyle atanır oldular.
    Mevlevilik Türk düşünce ve sanat hayatına önemli etki ve katkıları olan bir tarikattır. Mevlana'nın vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışına dayanan düşünceleri yüzyıllar boyunca etkisini sürdürmüş, günümüze kadar canlılığını koruyabilmiştir. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanısıra bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışmış, baştan beri birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkezler olmuştur.
    Osmanlılar döneminde Türkiye'de en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetine, diğer tarikatlarla birlikte, 13 Eylül 1925 tarihli bir kanunla son verildi. Faaliyetini bir süre Şam'da sürdürmeyi denediyse de başarılı olamadı. Ancak 1926 yılında Konya'daki merkez tekke ve Mevlana türbesi müze olarak yeniden açıldı. Günümüzde de her yılın Aralık ayında Konya'da turistik amaçlı mevlevi ayinleri icra edilmektedir.
    Ahmet ÖZALP



  7. b1t_trojan
    Yeni Üye
    Allah [c.c] razı olsun çok güzel ve kapsamlı bir paylaşım yapmışsın



  8. mum
    Özel Üye
    amin.. amin cümlemizden



  9. ece_nur
    Usta Üye
    Hz. Mevlana'nın Vasiyeti

    Hz. Mevlana’nın vasiyeti:

    Ben size, gizli ve aleni, Allah’tan korkmanızı,

    az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi,

    günahlardan çekinmenizi,

    oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi,

    daima şehvetten kaçınmanızı,

    halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve

    sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı,

    kerem sahibi olan salih kimselerle

    beraber olmanızı vasiyet ederim.

    Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.

    Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.


    Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur.

    Tevhid ehline selam olsun.”






  10. нαяву üує
    Üye
    Allah Razı Olsun çok Güzel Paylaşım



+ Yorum Gönder

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
mevlana celaleddin rumi bilgi,  celaleddin rumi haqqinda,  mevlana hakkında geniş bilgi,  mevlana celaleddin rumi haqqinda,  mevlana hakkında uzun bilgi
5 üzerinden 3.67 | Toplam : 9 kişi