+ Yorum Gönder
Her Telden ve Halk Oyunları - Dans Bölümünden Ham Çökelek ( Gerali ) Oyununun Hikayesi ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. xRockİnGirLx
    Süper Moderator


    Ham Çökelek ( Gerali ) Oyununun Hikayesi





    Ham Çökelek ( Gerali ) Oyununun Hikayesi Forum Alev
    GERALİ – HAMÇÖKELEK



    Denizin mavisi ile çamların yeşilinin buluştuğu noktada başta küçük Ali olmak üzere mahallenin çocukları diğer günlerde olduğu gibi kumda yine oyun oynardı.

    Arkadaşları Abdullah, Nazmi, Süleyman ve İbrahim kendisinden yaşça büyük olmalarına rağmen oyun kuruculuk görevi hep Ali ye aitti.

    O günkü oyun şöyleydi:



    Denizle kumun birleştiği noktaya kumdan bir dağ yapılacak dağın bir yanında Türk askerler öbür yanında düşman askerleri bulacak. Denizle kumun birleştiği noktada bulunan kumdan askerlerin elinde kurumuş çam dallarında yapma dolma tüfekler verilecek. Gel-git hareketleri sebebiyle denizin dalgası hangi kumdan askeri yıkıyorsa o vurulmuş sayılacak. En son kumdan asker dağın hangi tarafında kalıyorsa o gurup galip sayılacaktı. Oyun için boylarının büyüklüğünde, 3 adım eninde kum dağı yapmışlar, ormandan getirdikleri taşları, yeşil çam dallarını kumların üzerine yerleştirip hayali dağı oluşturmuşlardı.

    Dağın doğu tarafına 10`larca Türk askeri, batı tarafına daha kalabalık düşman askerleri yerleştirmişler, askerlerin ellerine silah vermişlerdi. Denizin dalgası hangi askeri yutuyorsa kaşı tarafın onu öldürdüğü kabul ediliyordu. Son asker ne tarafta kalmışsa o gurup galip ilan ediliyordu.



    Asker oyununun yanı sıra kumdan sıralı evler, mamure kalesine benzer kaleler yapılır gece bekletilir gel-git hareketleri sonunda deniz yaptıklarına yıkmışsa üzüntü, su geri çekilmişse mutluluk duyulurdu.

    Su üzerinde taş kaydırma, kütüklerden kayık yapma, denize atılan bir ağacı kıyıya çekme, kumdan yer kazıp su bulma, kumun bittiği yerde başlayan çam ormanında saklambaç-çom – ağaca tırmanma-yer kapmaca-kurt kuzu oyunu-kumda yarış- taşla kare yapma- birdir bir- Soyunup giyinme- halat çekme… gibi basit oyunlar çocukların başlıca eğlenceleriydi. Uçsuz bucaksız deniz kilometrelerce uzunluktaki kum hemen bitişiğindeki çamlık ve mahalle araları onların başlıca oyun alanlarıydı .

    Bu oyunlara bazen Ali`nin kardeşi Emiş, ağabeyi İlyas arkadaşlarının kardeşleri ve komşu mahallelerin çocukları da katılırdı. Henüz ilkokula gitmeyen onlarca çocuk mahallenin eğlence kaynağı idi.

    Geceleri yapılan mahalle toplantılarında da çocuklar bir araya gelir kendilerine göre oyun oynarlardı. Bu oyunlar aile büyükleriyle aynı odada, gaz lambası veya ocakta yanan kütüklerin ışığında gürültü yapmadan oynanan ayak oyunlarıydı.

    Oyunlardan biri şöyleydi:

    Çocuklar sırayla otururlar ayaklarını yanyana uzatırlar, “ebe” olan çocuk elleriyle ayaklara vurarak şu tekerlemeyi söylerdi:

    Birlim, ikilim, üçlüm, dörtlüm, beşlim, altılım alma, yedilim yelme, sekizim selme, dokuzum dolma, onlum orak, onbir dayak, sen gir ayak, sen çık ayak…

    Sona kalan ayağa, Oyunun başı olan ‘’ebe’’sorar:- ‘’keserim kaça?’’

    Cezalı çocuk : --‘’Beşe’’

    Ebe:-‘’vermem beşe, çalarım daşa’’ diyerek havlu veya sopa ile eline vurur oyun biterdi. Büyüklerin sohbeti bitmemiş ise oyun tekrar edilirdi.



    Ali, Hazma ile Asiye’nin ortanca çocuklarıydı. Yıllar önce köyden şehre inmişler Çorak’ta, deniz kıyısında bir ev sahibi olmuşlardı. Evin bahçesinde limon, portakal, mandalina, erik ağaçları, bir köşesinde de tavuk kümesi vardı.



    Mutlu bir aile yaşantısı sergiliyorlardı.

    Her yıl Anamur ve Bozyazı ovasının sulanan arazilerine çeltik ekilir, hasat mevsiminde başta Hamza olmak üzere ekili çeltik arazisi olanların yüzü gülerdi.

    Bu mutluluk yıllar yılı devam etmişti.

    Tâ ki acı haber yayılıncaya kadar…

    Bir yaz günü Ali’nin arkadaşları Süleyman ile Nazmi bilinmeyen bir sebeple aynı gün ölmüş, mahalle mâteme bürünmüştü.

    Aradan 3 gün geçmiş Nazmi`nin bir yaşındaki kardeşi de ölmüştü. Ölüm, çocuklar arasında kol geziyordu. Hiçbir yetkili buna bir anlam veremiyordu. Çorak`ta yaşayan diğer mahallelerden, Bozyazı`dan da ölüm haberleri geliyordu. Yaz sezonu boyunca onlarca çocuk toprağa verilmişti. Bir yıl sonra yaz mevsiminde yine korkulan olmuş toplu çocuk ölümlerinin yanında bu defa büyüklerden de ölenler olmuştu.



    Denizin mavisiyle çamların yeşilinin buluştuğu noktada yıllarca mutlu bir yaşantı süren insanlar ne yapacağını şaşırmış vaziyetteydi. Veysel dayının oğlu Abdullah ile Kara Hasan’ın oğlu İbrahim’de vefat etmişti. Ali’nin kardeşi Emiş’de ölen çocuklar arasındaydı.



    Ankara’dan sağlık ekibi gelmiş, durum anlaşılmıştı: Ovada çeltik ekimi yapılırken meydana gelen bataklıklarda çoğalan sivrisinekler ölüm olaylarını meydana getiriyordu. Sıtma paraziti, anofel cinsi sivrisinek aracığıyla insandan insana taşınmış, halsizlik, ateş, başağrısı, titremeyle kendini göstermiş, toplu ölümlere sebep olmuştu.



    Yayla da yeri–yurdu olanlar göç etmişler, neredeyse Anamur-Bozyazı boşalmıştı. Hamza ile Asiye küçük kızları Emiş’i kaybetmenin üzüntüsüyle kıvranırken Ali’nin de ateşlendiğini görünce paniğe kapılmışlar, apar –topar geldikleri dağ köyüne göç etmişlerdi.

    Yayla’ya götürülen Ali yaklaşık 6 ay sıtma ile mücadele etmiş babasının Anamur’dan getirdiği sulfata hapı sayesinde ölümden dönmüş ancak çok halsiz kalmıştı.

    Bu arada olayı incelemek üzere Ankara’dan gelen heyet çeltik ekiminin yasaklanması için rapor hazırlamış, bakanlar kuruluna sunmuş, Bakanlar kurulu kararı ile Anamur, Bozyazı ve çevresinde çeltik ekimi yasaklanmıştı.



    Anamur ve Bozyazı ovasının sulanan arazileri çeltik ekimine elverişliydi. Çatalyatak, Yellice, Kızcağız tepelerinden doğarak Anamur ovasının doğu yakasını sulayan Anamur çayı sulama kanallarıyla denize dökülüyordu. Karaçukur, Korucuk, Köşekbükü, Değirmen, Kumlu geçit, Çiçek derelerinin suyuyla beslenen Sultan suyu kanallarla ovaya yayılıyor, Anamur’un batı bölümünü sulayarak denize dökülüyordu.



    Sultan suyu : Sultan adını; Bir kış mevsiminde coşkun sularının gelinlik bir kızı allı pullu duvağı ile alması neticesinde almıştı.





    Bozyazı Sini çayı da kanallar vasıtasıyla Bozyazı ovasına yayılıyor bataklıklar oluşturduktan sonra denize dökülüyordu.



    Anamur çayı’nın doğu kesiminde Kıbrıslı gölü ile Karagöl, Sultan suyu ağzında balık lavı gölü, Yarlağan gölü çeltik ekimi zamanında büyük bataklıklar oluşturuyordu. Küleks adı verilen zararsız adi sivrisineklerin yerini sıtma hastalığını taşıyan Anofel cinsi sivrisineklerin alması belki de bu göller sebebiyleydi. Çünkü çeltik ekim mevsiminden sonra da 12 ay bu göller hiç kurumuyordu.



    Emiş’lerini kaybeden Hamza ve Asiye bir daha Anamur’a dönmemiş, ovadaki tarlaları ile deniz kenarındaki arsalarını, evlerini yok pahasına satarak yayla köyüne yerleşmişlerdi.



    Aylar ayları, yıllar yılları kovalamış, Ali büyüyüp serpilmiş kocaman bir delikanlı olmuştu. Ovadaki gelir kaynaklarından yoksun kalan aile; sattıkları, tarla, arsa ve evin parasını bitirmiş geçim sıkıntısına düşmüşlerdi. İlyas evde anne- babasının yanında kalmış, Ali teyzesinin oğlu Salih’le çalışmak üzere çocukluğunun geçtiği Anamur’a gelmiş, çocukluk arkadaşı Nazmi’nin babası Koca Abdil’lere misafir olmuşlardı. Abdil, sıtma nedeniyle 2 çocuğunu birden kaybetmişti ve Hamza’nın asker arkadaşıydı. Ali’yi görünce eski günlerini, kaybettiği çocuklarını hatırlamış çok duygulanmıştı.



    İş arayanlar Çavuşpınarı’nın önündeki tarihi çınar ağacının dibinde toplanırlar, İşverenler işçileri buradan alıp götürürlerdi.

    Kırçıl saçlı, yüzü çilli, sarışın, iri kıyım, yabancı aksanıyla konuşan adam Anamur’un çavuşpınarı’ndaki tarihi çınar ağacının dibinde toplanan işçilere Takavil yolu’ndan, Vinç’ten, Maden’den, Yoğunduvar’dan, gemiden… bahsediyordu. İşçiler arasında bulunan Ali anlatılanları dinliyor, başta yabancı şirket, ihracat kelimeleri olmak üzere anlatılanlardan hiçbir şey anlayamıyordu.

    Kimdi bu kırçıl saçlı, iri kıyım, yüzü çilli, yabancı aksanıyla konuşan sarışın adam?



    Takavil, Vinç, Maden, Gemi, İhracat, Şirket ne demekti?

    Yabancı aksanıyla konuşan adam bu defa One, two, three, four, five… gibi İngilizce rakamlar söylüyor, toplanan işçileri gruplara ayırıyordu.

    Teyzesinin oğlu Salih ile ayrı gruplara düşen Ali iyiden iyiye paniklemiş, Anamur’a geldiğine bin pişman olmuştu. Kırçıl saçlı, yüzü çilli, sarışın, iri kıyım adam Ali’deki değişikliği görünce çalışmak istemediğini zannederek 5-6 metre uzaktan gözünü Ali’nin gözlerine dikmiş tam yanına yaklaşmış, eğilmiş burun buruna gelmişler, iri kıyım adam avuçlarıyla Ali’nin pazularını yoklamaya başlamıştı, iş aramak için Anamur’a gelen Ali, birkaç saniye içinde köyünü, anne-babasını, yoksulluklarını, paraya ihtiyaçları olduğunu düşünmüş can havliyle adamın gözünün içine bakarak pazularında bulunan ellerini demirden pençe gibi tutmuş, sıkmış, adama adeta güç gösterisinde bulunmuştu.

    Nedendir bilinmez, Ali’deki bu kuvveti gören iri kıyım adam hafifçe tebessüm ederek geri dönmüş Ali işe alınmıştı.



    Salih gemilere maden yüklemek için Bozyazı’daki Yoğunduvar iskelesine gidecek, Ali de fabrikanın bulunduğu maden çıkarılan yere, Vinç’e gönderilecekti. Hep beraber Yoğunduvar’a varmışlar, madenciler erzaklarını, yemek pişirmek için gerekli olan ihtiyaçlarını, şirketin hazırladığı yataklarını Takavil’e yüklemişler ve Vinç’e gidip işe başlamışlardı. Bir kısmı fabrikada, bir kısmı dağdan maden çıkarmada çalışıyordu.

    Ali’nin en çok dikkatini çeken dağın onlarca metre içinden çıkarılan yumuşak, mavimtrak- beyaz renkte, dövülerek şekil verilebilen, saf olduğu zaman parlak olan, havayla temas ettiği anda donuklaşan kurşun madeniydi. Bir de elinde haritayla bir oraya bir buraya koşuşturan kırçıl saçlı, yüzü çilli, iri kıyım adam yine … Bir de herkesin hürmet etmekte yarıştığı adına Vehbi bey denilen kırçıl saçlı’ya göre daha ufacık tefecik adam… Herkese emirler yağdıran kırçıl saçlı adam nedense Vehbi bey denilen adamın önünde hürmetle eğiliyor, ona çok büyük saygı gösteriyordu.

    Birkaç hafta içinde Ali çok şey öğrenmişti;

    Vehbi bey denilen adam sonraki yıllarda ülkeye damgasını vuracak olan ünlü iş adamı Vehbi Koç’tu. Kırçıl saçlı adam yüksek maden mühendisi Vehbi beyin ortaklık kurduğu yabancı şirketin elemanı, Fransız bilim adamıydı. Genç işadamı Vehbi Koç, bir yabancı şirketle Anamur’un Vinç adı verilen yöresinde dağdan kurşun madeni çıkarıyor, dağın eteğine kurdurduğu fabrikada işliyor, Takavil adı verilen araçlarla Bozyazı’da bulunan Yoğunduvar’dan gemilere yükleterek yurt içine sevkediyor bir kısmını da yurt dışına, ihraç ediyordu.

    Maden ocağı Ali için adeta bir okul olmuş, orada çok şey öğrenmiş, şahsiyetini kazanmış, kabiliyetleri-becerileri ortaya çıkmıştı. Uzun kış gecelerinde tertiplenen eğlencelerde günü birlik uydurduğu manilerle, şiirlerle, şarkılarla, türkülerle eğlencelere renk katıyordu.

    Ali şair ruhlu biri olup çıkmıştı. Her olayı dörtlüklere, şiire döküyordu. Bir sabah kahvaltısında katımış darı ekmeğinin içine koyduğu çökelek boğazına durmuş, arkadaşı Hasan’dan acele su istemiş, onun biraz gecikmesi üzerine de ona serzenişte bulunarak:



    “Hasan suyu getirdi getirecek

    Boğazına durdu hamçökelek

    Geliver- geliver aslan kardeş geliver

    Ali kardeşini çökelekten kurtarıver”



    diye bir dörtlük uyduruvermişti. Kim bilir bu dörtlük belki de hamçökelek adı verilecek olan halk oyunumuzun ilk başlangıç dizeleri olacaktı. Artık Ali kime kızıyorsa, kimi lanetlemek istiyorsa: “Boğazına dursun hamçökelek” diye ileniyordu.

    Yıllar yılları kovalamış tüm ülkede kıtlık baş göstermişti. Vinç’teki madende, fabrikada ve Yoğunduvar’da gemi yüklemede çalışan işçilere yemek konusunda kısıtlama gelmişti. Çökelek işçilerin başlıca yiyeceği olmuştu… ve Ali ile özdeşleşmişti. Eskiden yöresel Anamur yemekleri ile beslenen işçilerin yiyecekleri arasına değirmende öğütülerek un haline getirilmiş darı koçanı unundan yapılan ekmekle çökelek de girmişti.

    Kıtlık nedeniyle o devrin hükümeti ülke genelinde bir defaya mahsus olmak üzere tüm iş yerlerinden vergi alınmasını kararlaştırmıştı. Vergileri tesbit etme görevi Valilere verilmişti. O dönemde Mersin İlinin en gözde işyeri Vehbi Koç ve bir yabancı şirketin birlikte işlettikleri Anamur’daki kurşun madeni fabrikasıydı. Yıllar sonra sayın Vehbi Koç’un hatıralarında yazdığı şekliyle kurşun madenine öyle bir vergi konulmuştu ki bu vergiyi ödeyebilmek için fabrikanın satılması gerekiyordu. Vehbi Koç Türkiye genelinde kurduğu onlarca fabrikanın tamamının ödeyeceği vergiden daha fazlasının Anamur’daki kurşun madenine konduğunu ve itiraz etme şansının da olmadığını görünce yabancı şirket yetkilileriyle toplantılar yapmış, vergi ödenmiş fakat kurşun madeni fabrikası kapanmıştı. Var olan madene “yok” raporu verilmişti.

    Ali bu olaya hiçbir anlam verememiş, madenin ağzının büyük kaya parçalarıyla kapanmasını, teleferikle dağdan inen madenin işlendiği fabrikadaki eşyalarını apar-topar Takavil’lere yüklenerek götürülmesini üzüntüyle izlemişti.

    Maden kapanmış Ali ve arkadaşları işsiz kalmıştı.

    Köyden gelen bir haber Ali’nin moralini bozmuş bir yandan işsizlik diğer yandan babasının sınır komşusu Mehmet’le yaptığı kavgayı duyması Ali’nin köyüne dönmesine sebep olmuştu. Mehmet, Kocatarla’nın bir bölümünü sürmüş, buğday ekmiş, kendisine ait olduğunu iddia etmiş, babası Hamza yıllardır ektiği tarlaya el koyan Mehmet’e müdahale edince Mehmet onu kasığından bıçaklamıştı. Ali eve geldiği zaman babasının perişan vaziyetini görünce duvarda asılı duran dolma tüfeği almış annesi Asiye’nin bütün müdahalelerine rağmen hızla dışarı çıkmış Kocatarla’da koyun otlatan Mehmet’i sol dizinin kasığına yakın yerinden vurmuş ve yakalanma korkusuyla dağa çıkmıştı.

    Şair ruhlu Ali neredeyse eşkıya olmuştu.



    Jandarma yıllarca Toroslar’ın yamaçlarında Ali’yi aramış bulamamıştı. O dönemde Toros Dağlarında Jandarmanın takip ettiği sadece Ali değildi. Kıbrıs’tan geldiği tahmin edilen bir grup Rum eşkıya zaman zaman dağ köylerine baskınlar yapmakta, terör estirmekteydi. Jandarma Rumların da peşindeydi. Ali dağa çıktıktan sonra Rumların durumunu köylülerden öğrenmiş bir grup gönüllü gençle Rum eşkıyalarının peşine düşmüştü. Ali dağda kaldığı süre zarfında köylülerin büyük çapta yardımlarını görmüştü. Çünkü Ali ve yanındaki kızanlarının günleri sadece Rum eşkıyalarının takibinden ibaretti. Rum eşkıyalarının başı Dimitri; Ali ve kızanlarıyla çatışmaya girmemeye gayret ediyor, gasp ettiği altın ve kıymetli eşyaları deniz kıyısında bir koyda gizlediği kayıklarla Kıbrıs’a kaçırıyor, birkaç gün sonra aynı kayıklarla tekrar Türk sınırlarına giriyor, Toroslar’ın gizli sığınaklarında barınmaya devam ediyordu. Ali köylülere verdiği bilgilerle Dimitri ve adamlarının geliş gidiş yaptığı yerleri öğrenmiş kızanlarından biri aracılığıyla Jandarma komutanına haber ulaştırmış yapılan anlaşma ve işbirliği sonunda Rum çeteciler tam kayıklara binerken kıs kıvrak yakalanmış. Ali ve adamlarının yaptığı işbirliği nedeniyle Jandarma onları aramaktan vazgeçmiş, bir yıl sonra çıkan genel afla Ali’de affa uğramış köyüne dönmüştü. Köylüler saçları ağarmaya başlayan Ali’ye Gerali demeye başlamışlardı.



    Gerali köyüne döndüğü zaman Topal Mehmet’in öldüğünü duymuş, amcasının oğlu Remzi’nin Topal Mehmet’in kızıyla evlendiğini görmüş, akraba olduklarını anlamış, Topal Mehmet’in sınırlarını geçtiği Kocatarla’nın yarısını Mehmet’in çocuklarına vermiş ve barış sağlanmıştı.

    Gerali bir av dönüşü atla çeşme başında istirahat ederken elinde kabaklarla su almaya gelen Fatma ananın kızı Ayşe’yi görmüş, Ayşe kıza sevdalanmıştı. Ayşe kızında Gerali’ye karşı ilgisi vardı. O, ünü nedeniyle köyde bazı genç kızların gönlünde taht kurmuştu. Ayşe’de onlardan biriydi.



    Hamza ile Asiye Fatma anadan Ayşe’yi istemişler, Gerali’nin çok iyiliğini gören Fatma ana kızının’da istekli olduğunu görünce Ayşe’yi Gerali’ye verdiğini söylemiş. Söz kesilmiş nişan dönemi 1 ay sürmüş, bir ay sonra düğün hazırlıklarına başlanmıştı.

    O dönemde köy düğünleri bir hafta devam ederdi. Düğünün duyurusu için okuntu gönderilirdi. Bu ya bir çay bardağı, ya bir kahve fincanı, ya da peşkir olurdu. Okuntuyu alan mutlaka düğüne katılır ve geline bir hediye sunardı.



    Düğünün birinci gününde keşkekler pişirilir, davarlar kesilir, davullar çalar, oyunlar oynanırdı. Kız tarafının yapacağı masrafların tamamı oğlan evi tarafınca karşılanır kız tarafına hediye edilecek küçük baş hayvan boynuzuna kırmızı kurdela takılan bir koç olurdu.

    Bir hafta devam eden düğünün diğer günlerinde kına gecesi, nikah, eğlenceler yapılır, son gün gelin almaya gidilir, at üzerinde eve getirilen gelinin başına içinde para, şeker, değişik çerez ve yemişlerden oluşan yiyeceklerin bulunduğu Sazaklı dökülürdü. Zifaf’a girecek damat gece vakti törenle getirilir hızla kapıdan içeriye itilir ve görümlük almadıkça gelin pulluca’sını açmazdı.



    Köy düğünlerinde yapılanların tamamı Gerali’nin düğününde de yapılmış, gelin töre gereğince anne babasının evinde, aynı evde kalmaya başlamıştı.

    Gerali ile Ayşe‘nin mutlu beraberlikleri iki yıl sürmüş, ikinci yılın sonunda bitişik köyden Abdil Emmi’nin kızı Zeynep bohçasını alıp evlenmek için Gerali’nin kapısına dayanmıştı.

    Bir müddet Zeynep’le konuşan Ayşe, Zeynep’in kuma olarak gelmesine razı olmuş. Gerali sade bir törenle Zeynep’le de evlenmiş, ikinci evliliğini yapmıştı. Bu ikinci evlilik neden ve nasıl olmuştu? Olay üç kişinin arasında geçtiği için neler konuşulduğunu anlamak mümkün değildi.



    Gerali iki eşli olarak hayatını sürdürürken geçim sıkıntısı başlamış, ilerleyen yıllarda evin ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma gelmişti. Şehir merkezine gider evin ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Bir defasında eşi Ayşe’ye mavi renkte bir fistanlık almış, diğer eşi Zeynep’e de iç çamaşırları getirmişti. Ayşe Zeynep’i, Zeynep Ayşe’yi kıskanmıştı. Yine başka bir defasında Ayşe’ye ala yazma, Zeynep’e pullu yazma getirmişti. Her ikisine de yazma getirmesine rağmen eşler birbirlerini yine kıskanmışlardı.



    Gerali geçim sıkıntısına, kadın dırdırına, eşlerin birbiriyle olan kavgalarına dayanamaz olmuştu. Eşleri kıskançlık yüzünden evde yemek bile yapmaz olmuşlardı. Çarşı’dan, şehirden getirdiği keçi derisi içindeki çökelek ile bayatlamış katı darı ekmeğinden başka bir şey de yenmez olmuştu. Bir defasında ayağı kırılan bir keçiyi kesen komşuları Duran’ın gönderdiği Mehle’yi tel dolaba koyan Ali, aradan üç gün geçmesine rağmen eşlerinin birbiriyle olan kavgaları sonucu etin pişirilmeyip kokutulduğunu görmüş, şair ruhunda fırtınalar esmeye başlamıştı.

    Sevinçlerini, kederlerini dörtlüklerle manilere döken Gerali bu defa şiir türünde söyleme başlamıştı. Bu şiirlerden biri de ham çökelekti.

    Gerali’nin söylediği Ham çökelek şiiri önce komşuları tarafından, sonra Anamur-Bozyazı yöresinde yaşayan insanlar tarafından adeta ezberlenmiş, dilden dile söylenir olmuştu.

    Ali’nin hayat hikayesini bilenler bu şiirlere daha çok ilgi duymaya başlamışlardı. Öyle ki: şiir, şarkıya dönüşmüş düğünlerde, toplantılarda söylenir olmuştu.



    Anamur’da yaşayan gençler kendi aralarında toplanıp Gerali’nin şiirinden hızlı-kıvrak oynanan bir oyun sergilemeye başlamışlardı. Aralarına bir davulcu ve gırnatacı alan gençler her toplantıya davet edilir olmuştu. Aradan geçen yıllar zarfında oyun şekillenmiş, geliştirilmiş, halka mâl olmuş, halk oyunları olarak her toplulukta değişik türde kıyafetler ve kaşıklarla oynanmaya diğer yöresel oyunların arasına girmeye başlamıştı.

    O dönemlerde Anamur’da lise olmadığı için civar il ve ilçelere okumaya giden gençler bu oyunu oralarda da sergilemeye başlamış, Ham çökelek adı verilen Anamur’un yöresel halk oyunu buralarda da benimsenmiş, hatta kendilerine mâl edilmişti. Öyle ki bazı ilçelerimiz ham çökelek’in kendi yörelerinin halk oyunları olduğunu söylemişler, kendilerinden izinsiz seslendirdi diye bazı ses sanatçılarını mahkemeye bile vermişlerdi.



    Oysa ham çökelek Anamur yöresinde çıkan bir halk oyunuydu ve herkesin malıydı. Gerali, ham çökeleğin bazı ilçelerce kendi yörelerinden çıkan Halk Oyunu olduğu iddiası onun bu ününü daha da artırmış ve tamamen Türk halkına mâlolmuştur. O hiçbir yörenin değil artık Türk halkının, Türk insanın malıdır.

    Türk halkı sevilen insanların kendi yörelerinden çıktığını söyleye gelmiştir. Nitekim ünlü şairimiz Yunus Emre içinde böyle olmuştur. Bu gün Yunus Emre’nin mezarının kendi yörelerinde olduğunu söyleyen ve Yunus Emre için anıt mezarı yaptıran onlarca ilimiz, ilçemiz vardır.

    Bu; Yunus Emre’nin Türk halkının gönlünde hâla yaşamakta olduğunun işareti’dir.



    Gerali için de durum aynıdır. Bazı ilçelerimizin Gerali’nin kendi yörelerinde yaşadığını iddia etmesi onun Türk Halkına mâlolduğunun ve halkımızın gönlünde yaşadığının en belirgin örneğidir.





    GERALİ (HAMÇÖKELEK)’İN SÖZLERİ ŞÖYLEDİR:





    Amaaaan…

    Gır eşşeğe biner de gaş oluktan aşarım

    Yar yaaar…

    Canımı sıkman kötü avratlar

    İkinizi birden boşarım

    Gerali’m heeey hey.



    Gel geliverde diz çökerek

    Boğazına dursun ham çökelek



    Amaaaaaan…

    Birine aldık bir edik

    Öteki avrada da alalım dedik

    Yar yaaar…

    İki evlendik de bir b… mu yedik

    Geralim hey hey



    Gel geliver de diz çökerek

    Boğazına dursun ham çökelek

    Amaaaan …

    Birine aldık beş metre astar

    Öteki avrad da durağarmış da bayramlık ister



    Yar yaar…

    Yaaandım iki kel avradın elinden

    İkisinin ölüsünü de birden göster

    Gerali’m heeey hey.



    Gel geliver de diz çökerek

    Boğazına dursun ham çökelek



    Yar yaaaar…

    Avradın kötüsü kötüden kötü

    Dolapta kokutmuş 100 dirhem eti

    Başına düşürmüş de sirkeyle biti

    Gerali’m heeey hey…



    Gel geliver de diz çökerek

    Boğazına dursun ham çökelek.










  2. Alev
    Özel Üye

    Ham Çökelek ( Gerali ) Oyununun Hikayesi Makalesine henüz yorum yazılmamış. ilk yorumu siz yapın


Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
ham çökelek hikayesi,  ham çökelek türküsünün hikayesi,  ham çökeleğin hikayesi,  ham çökeleğin öyküsü,  ham çökelek in hikayesi
5 üzerinden 3.33 | Toplam : 6 kişi