+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
Edebi Türler ve Destanlar ve Efsaneler Bölümünden TÜRK Destanları... ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. hiboa03
    Emekli


    TÜRK Destanları...





    TÜRK Destanları... Forum Alev
    Ergenekon Destanı



    Göktürkler' in en büyük destanıdır. Türk destanlarının arasında müstesna ve çok
    mühim bir yeri vardır.



    En büyük ve en orijinal destanlarımızdan biridir. Yıllarca Türk içtimai
    hayatında tesirleri olduğu gibi bu gün bile Anadolunun dağlık köylerinde, bir
    takım örf ve adetlerde Ergenekon Destanının izlerine tesadüf etmek mümkündür.




    Bir bakıma Bozkurt Destanının ana hatları üzerine kurulmuş ve yahut da bu
    destanın çok serbest bir şekilde genişlemiş halidir diyebiliriz. Daha doğrusu
    Bozkurt Destanı ile meşeini tesbid eden Göktürk soyu, Ergenekon Destanı ile yeni
    bir hamle yaparak gelişmesini, durgunluk çağında kuvvetlenmesini ve ondan
    sonraki yayılış ve büyüyüş devirlerini anlatmıştır.



    Ergenekon Destanı, On üçüncü yüzyılda yaşamış olan Moğol tarihçisi Reşüdüddin
    tarafından ilk defa tesbit edilip yazılı hale getirilmiştir. Daha sonra, on
    yedinci yüzyılda, Hıyve Hanı ebulgazi Bahadır Han tarafından yazılmış olan
    Şecere-i Türk adlı eserde de kaydedilmiştir.



    Göktürk İllerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktur;
    yani ülkeye Göktürkler hakimdi. Bu durum ise, diğer öteki kavimlere acı
    geliyordu, üstelik Göktürkleri de kıskanıyorlardı. Bir araya gelip birleştiler
    ve Türklerden öç almağa karar verdiler, onların üzerlerine yürüdüler.



    Bunun üzerine Göktürklere de çadırlarını ve sürülerini bir yere topladılar.
    Çevresine de hendek kazıp beklediler. Düşman gelince de savaşa başladılar.
    Savaş, on gün sürdü. Sonunda Göktürkler üstün geldi.



    Bu yenilgi üzerine Göktürklere düşman olan kavimler büsbütün hiddetlendiler, av
    yerinde toplandılar ve bir arada konuştular. Dediler ki: "Göktürklere hile
    yapmazsak işimiz sonunda pek yaman olacak."



    Bu konuşmadan sonra, tan ağarınca, sanki baskına uğramışlar gibi, işe yaramayan
    malları bırakıp kaçtılar. Bunu gören Göktürkler: "Düşmanlarımızda savaşacak hal
    kalmadı, kaçıyorlar" diye düşünerek, kaçanların arkasına düştüler. Düşmanlar,
    Göktürkleri görünce hemen geri döndüler, Göktürkleri gafil avladılar, vuruşmağa
    başladılar. Düşmanlar galip geldi, Göktürkler yenildi. Düşman, Göktürkleri vura
    öldüre çadırlarına kadar geldi. Çadırlarını ve mallarını öyle bir yıkıp
    yağmaladırlar ki bir ev bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler,
    küçükler kul edinler ve her birini alıp kendi evlerine götürdüler.



    O zamanlar Göktürklerin başında İl Han hakan olarak bulunuyordu. İl Han' ın da
    bir çok oğlu vardı. Çocukların hepsi bu savaşta öldü. Yalnız Kayan adındaki en
    küçük oğlu sağ kaldı. Kayan (Kayı Han) adında bir de yeğeni vardı. Kayan ile
    Tukuz (Kayı Han ile Dokuz Oğuz) her ikisi de düşmana esir olmuşlardı. Fakat on
    gün geçmeden, kadınlarını da kurtarıp beraberine olarak atlanıp bir gece
    düşmandan kaçtılar ve esirlikten kurtular. Göktürk yurduna gelmediler. Burada
    düşmandan kaçıp gelen birçok deve, at öküz ve koyun buldular. Oturup düşündüler:
    "Dört bir yanımız düşman dolu bizi yaşatmazlar" dediler; "En iyisi dağların
    içinde insan yolu düşmez sapa bir yer bulup orada yerleşelim" diye karar verip,
    sürülerini de olarak doğa doğru varıp göçtüler.



    Gide gide, geldikleri yoldan başka geçilecek başka bir yolu olmayan bir ülkeye
    vardılar. Bu yol öyle bir sarp ve sapa yoldu ki bir deve bir at bin güçlükle
    yürürdü, yanlış bir yere ayağını bassa paramparça olurdu.



    Göktürklerin vardıkları ülkede akar sular, büngüldükler, türlü bitkiler, meyva
    ağaçları ve avları vardı. Böyle bir yer görünce Tanrıya şükrettiler. Kışın
    hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler, derisini giydiler. Ve bu
    ülkenin adına Ergenekon dediler.



    Kayan' ın ve Tukuz' un (Kayı Hanın ve Dokuz Oğuz' un) burada zaman geçti, bir
    çok çocukları oldu. Kayan' ın çocuğu daha çok, Tukuz' un çocuğu ise daha az
    oldu. Kayan' dan olma çocuklara Kayat dediler; bir kısmına Tkuzlar dendi. Bir
    kısmınıd da Türülken dendi. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon da
    kaldılar. Çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar.



    Aradan dört yüz yıl geçti.



    Dört yüz yıl sonra Ergenekonda hem kendileri hem de sürüleri o kadar arttı ki
    ülkeye sığmaz oldular. Bu yüzden toplanıp konuştular, çare bulmak istediler.
    Dediler ki: "Atalarımızdan duyardık, Ergenekon' un dışında geniş yerler, güzel
    yurdlar olurmuş. Eskiden oraları bizim öz yurdumuzmuş, Dağların arasından bir
    çıkılacak yol arayıp bulalım, çıkıp burdan göçelim. Ergenekon' un dışında kim
    bizimle dost olursa dost olalım, düşman olursa vuruşalım."



    Böyle konuşup karar verilince Ergenekon' dan çıkmak için bir yol aramağa
    başladılar, bulamadılar.



    O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kata benzer.
    Medenin demirini eritsek bir yol olurdu."



    Hep birlikte gidip dmir madenini gördüler. Demircinin sözlerini de beğendiler.
    Dağın geniş yerine bir kat odun bir kat da kömür dizdiler. Sonra da dağın
    üstünü, arka yanını, öte yanını ve beri yanını bir sıra odun ve bir sıra kömürle
    doldurduktan sonra yetmiş derinden yetmiş körük yapıp yetmiş yerde kurdular;
    odunlarla kömürleri ateşleyip körüklediler.



    Tanrının gücü ve inayeti ile ateş kızdı. kızdıkça demir dağın demiri erimeğe
    başladı eriyip akıverdi. dağ delindi ve yüklü bir deve geçebilecek kadar yol
    oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının kutsal gününün, kutsal saatinde Göktürkler,
    Ergenekon' dan çıktılar. O günü, o ayı ve o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün,
    o günden sonra Göktürkler için bayram oldu. Her yıl, o gün gelince büyük
    törenler yapıldı. Bu törenlerde, bir parça demir alınıp ateşte kızdırıyordu
    sonra da kızdıdırılan demiri önce Göktürk Hakanı kıskaçla tutup örse kokuyor,
    çekiçle dövüyordu. Ondan sonra da diğer Türk Beğleri aynı haraketi yaparak
    bayramı başlatıyorlardı.



    Ergekon' dan çıktıkları sırada Göktürklerin hakanı Kayan (Kayı Han) soyundan
    gelme Börteçine idi. Börteçine bütün illere elçilerini gönderdi ve Ergenekon'
    dan çıkıp geldiklerini bildirdi.



    Bunu kimi iyi karşıladı baş eğinden boyun eğdi. Börteçine' yi kendi hakanları
    bildi kimi de iyi görmedi, karşı çıktı, onlarlarla savaşıldı, Göktürkler hepsini
    yendiler.



    KAYNAK:Türk Destanları

    M.Necati Sepetçioğlu









  2. hiboa03
    Emekli





    Alp Er Tunga Destanı



    Yaradılış Destanından sonra bilinen ilk büyük ve millî Türk Destanı Alp Er Tunga
    Destanıdır. Fakat bu destanın, hattâ özeti hakkında dahi kesin bilgiler
    edinilmiş değildir; çok eski çağlarda ve Türk Boylan arasında böyle bir destanın
    söylenmiş olduğu, bilinmeyen sebeplerden, belki de bu destanlardan sonra
    çekirdeklenmeye başlayan ve daha etkili bir şekilde Türk Boylarını coşturan
    destanlar, özellikle Oğuz Kağan Destanının etkisiyle unutulmağa başlamış
    olabileceği varsayımını kabul etmek zorundayız.











    Alp Er Tunga Destanı hakkındaki bilgilerin en önemli kaynağı Divan-ı Lugat-it
    Türk'tür. Milâttan sonra on birinci yüzyılda Kâşgarlı Mahmut tarafından yazılan
    bu eserde, Destanın, büyük bir ihtimâlle son kısımlarına ait bir ağıt (sagu)
    yazılı olarak verilmektedir.



    Bu Türk Beğlerinde atı belgülük

    Tunga Alp Er idi katı belgülük



    Bedük bilgi birle öküş erdemi

    Biliglig ukuşlug budun ködremi



    Tacikler ayur ânı Afrasyab

    Bu Afrasyap tutdı iller talab



    Bugünkü Türkçemizle: "Alp Er Tunga, Türk Beyleri içinde adı ve kutsallığı
    bilinen ve tanınan bir yiğit idi; geniş bilgisinin yanında sayılamayacak kadar
    çok erdemi vardı: bilgiliydi, anlayışlıydı, meziyetleri çoktu. İranlılar ona,
    Afrasyab adını vermişlerdi. Afrasyab dünyaya hükmetti" anl----- gelen bu
    ağıttan, Alp Er Tunga'nın, İranlılar arasında da çok iyi bilindiği
    anlaşılmaktadır. Nitekim, İran Destanı olan Şehnâme'nin yazan Firdevsî de,
    destanının büyük bir kısmında Afrasyab'ın kahramanlıklarından söz etmek zorunda
    kalmıştır. Başka bir milletin kahramanından, kendi destanlarında söz
    edilebilmesi için o kahramanların gerçekten çok büyük değer taşımaları
    gerekmektedir. Alp Er Tunga'da bu değerler fazlasıyla vardır.



    Şehnâme'ye göre, önce Turan ülkesinin şehzadesi sonra da hakanı olarak adı geçen
    Alp Er Tunga İran-Turan savaşlarının çok ünlü Turan kahramanıdır. Babasının
    öğüdünü tutmuş ve o zaman güçlü bir ülke olan İran'a savaş açmıştır. Selvi gibi
    uzun boylu, kollan ve göğsü aslana eş güçte ve fil kadar güçlü bir yiğitti,
    İranlıları yendi. İran hükümdarını esir aldı. İran ülkesinde bir çok
    padişahlıklar bulunuyordu. Bunlardan biri de Kabil Padişahlığı idi ve başında da
    Zal adlı biri vardı. Kabil Padişahı Zal, Alp Er Tunga'nın elinde esir olan İran
    Hükümdarını kurtarmak için Turan ülkesine yürüdü. Alp Er Tunga'yı yendi ama
    hükümdarını kurtaramadı. Zaman geçti. İran ülkesine hükümdar olan Zev de öldü.
    Bunu fırsat bilen Alp Er Tunga İran'a bir daha savaş açtı . O zamana kadar Zal
    da yaşlanmışta. Kendi yerine, Alp Er Tunga'ya karşı oğlu Rüstem'i yolladı.
    'Halen Anadolu'da Zaloğlu Rüstem adıyla meşhur olan halk kitaplarında Zaloğlu
    Rüstem ile Arap Üzengi cengi diye hikâyeleri anlatılan bu ünlü İran kahramanı
    ile Alp Er Tunga arasında sayısız savaşlar oldu. Savaşların çoğunu Rüstem
    kazandı bir kısmını Alp Er Tunga kazandı. (Şehnâme İran destanı olduğu için bunu
    olağan saymak gerekir.)



    Bu savaşlar sürüp giderken, İran'ın, hükümdarı bulunan Keykâvus, oğlu Siyavuş'u
    ve Zaloğlu Rüstem'i gücendirmişti. Gücenmenin sonucu olarak şehzade Siyavüş
    kaçıp Alp Er Tunga'ya sığındı. Orada uzun zaman kaldı, hattâ Türk yiğitlerinden
    birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adında da bir oğlu oldu.



    Keyhüsrev büyüyünce, iranlılar onu kaçırıp hükümdar yaptılar. Keyhüsrev Zaloğlu
    Rüstem'i hoş tutup, gönlünü aldı ve Alp Er Tunga'nın üzerine gönderdi. Yine bir
    çok savaşlar oldu. Çoğunda Alp Er Tunga yenildi. Ve en sonunda Alp Er Tunga
    iyice yoruldu, ordusu dağıldı, askeri kalmadı. Tek başına dağlara çekildi.
    Orada, bir mağarada tek başına yaşadı. Fakat günün birinde izini keşfedip yerini
    buldular. Alp Er Tunga suya atlayıp kurtulmak istedi; fakat daha önce davranan
    Iran askerleri yetişip saldırdılar. Yiğitçe doğuştu ama ihtiyardı, yorgundu, tek
    başınaydı. Öldürdüler.



    Daha önce de belirttiğimiz gibi, çok şuurlu bir Iran milliyetçisi olan
    Firdevsî'nin Zal Oğlu Rüstem'i ve diğer İran asker ve hükümdarlarını üstün
    görmesi, savaşların çoğunda Alp Er Tunga'yı yenik durumlara düşürmesi olağan
    karşılanmalıdır. Alp Er Tunga'mn çok büyük bir yiğit, üstün değerlere sahip bir
    Hakan olduğunu anlamak için bir Iran Destanında ne kadar değerli bir yer
    kapladığı düşünülmelidir. Firdevsî, kendi milletinin kahramanlarını
    değerlendirebilmek için ancak bir Türk Hakanını ölçü olarak aldıysa bu bile, Alp
    Er Tunga'mn nasıl bir destan yiğidi olduğunu gösterir. Gerçi Iran ve Turan
    savaşlarının önde gelen bir yiğidi olarak Alp Er Tunga gerçek kişiliğe de
    sahiptir; Firdevsî'nin Alp Er Tunga'yı seçişinde bu gerçek payı da muhakkak
    vardır ama aslında Alp Er Tunga, destanlara has kişiliği ile Firdevsî'yi etkisi
    altına almıştır.



    Prof. Zeki Velidî Togan'a göre M.Ö. dördüncü yüzyıla kadar yaşamış olan ve M.Ö.
    yedinci yüzyılda Orta Tiyanşan çevresinin en güçlü devleti olarak gelişmiş
    bulunan, Hunlardan önceki büyük Türk Devleti Şu veya Saka adını taşımaktadır. Bu
    Türk imparatorluğu, birçok kavimler üzerinde egemenlik kurmuş olup Güney
    Rusya'yı da içine almak üzere Doğu Avrupa’ya kadar yayılmıştır. Bir kısım
    tarihçiler Doğu Avrupa bölümündeki sakalara İskit, Orta Asya ve Azerbaycan
    çevresindekilere Saka adını vermektedir. M.Ö. yedinci yüzyılda en güçlü ve en
    parlak devrini yaşamış olan bu Türk İmparatorluğunun Hakanı ise alp Er Tunga'dır.



    Divan-ı Lugat-it Türk'te, Alp Er Tunga için söylenen ağıtlardan (Sagu) bazı
    parçalar kaydedilmiştir.



    Bu parçalar bugünkü Türkçe söyleyişiyle şöyledir:



    'Alp Er Tunga öldü mü?

    Kötü dünya kaldı mı?

    Felek öcünü aldı mı?

    Şimdi yürek yırtılır.



    Feleğin silahı hazır

    Gizli tuzak kurdurur

    Beyler beyini vurdurur

    Kaçsa nasıl kurtulur?



    Beyler atlarını yorup

    Kaygıdan çaresiz durup

    Beti benzi sararıp

    Sarı safrana döndüler.



    Erler kurt gibi hıçkırdı

    Yaka bağır yırtıp durdu

    Acı ağıtlar çığırdı

    Yaş akar gözler kurur.



    Gönlüm içinden yandı.

    Geçmiş zamanı andı.

    Geçen günler nerdedir?










  3. hiboa03
    Emekli
    OĞUZ KAĞAN DESTANI
    (İslami)






    Türklerin İslam Dinini kabul etmelerinden sonra, daha önceki sahifelerde ana
    hatları kısaca anlatılan Oğuz Kağan Destanı yeni baştan ve tamamen İslami
    akideler ve motifler üzerine işlenmiştir. Gerek öz gerekse muhteva bakımından,
    her iki rivayet arasında büyük farklar bulunmamaktadır. İslami akidelere göre
    yeniden düzenlenen bu ikinci destan, birincisinden sonra geçen zamanın bir kısım
    hadiselerini de işlediği ve Oğuz' un doğumundan öncesine bir başlangıç tesbid
    ettiği için ilgi çekici bir hüviyete bürünmüştür. Bu rivayetde, yeni bir dine ve
    bu dinin kültürünün tesirine giren bir milletin, daha önceki yaşayış tarzından,
    duyuş ve düşünüş sisteminden ayrılmamasını, büsbütün kopmak istememesi veya
    kopamaması açıkça belli olmakta ve o günlerini yeni düşünüş sisteMine göre
    ayarlamak isteyişi görülmektedir. Nitekim, bu rivayetde milletin, kendini Türk
    adıyla Hazreti Nuh' un oğullarından Yafes' e bağlayışı, İslami düşüncenin
    peygamberler mankıbesinde kendisine bir yer bulma çabasıdır.



    Oğuz Kağan Destanının İslami rivayeti on üçüncü yüzyılda yazıya geçirilmiştir.
    Bu yüzyıl tarihçilerinden Moğol Tarihçisi reşiddeddin Cami üt-Teva-rih adlı
    eserinden Fars diliyle; Ebul Gazi Bahadır Han ise, Şecer-i Terakime adlı
    eserinden Türkçe olarak destanı kaydetmiştir.



    Destan



    Peygamberlerden Hazreti Nuh' un oğlu Yafes' in Türk adında bir oğlu vardır. Türk
    Milletinin ceddi bu zattır.



    Babası Yafes ölünce Türk, Isık Göl çevresinde yerleşir, ilk çadırı yapar ve
    Türkler ondan ve onun çocuklarından türer.



    Fakat Türkler önceleri hak dinini bilmezler, puta tapmaktadırlar; Hak dininden
    çıkmış, sapıtmışlardır. Kara Han Türklere hakan olduğu çağda ise büsbütün
    azıtmışlar ve toptan kafir olmuşlardır.



    Hal böyle iken Kara Hanın bir oğlu olur; aydan da güneşten de güzeldir. Üç gün
    üç gece ana sütü emmez. Üç gün üç gece anasının düşüne girer. Düşlerinde
    anasına:



    -Hak dinine gir; Hak dinine girmezsen ben senin sütünü emmem, der.



    Oğul bu, anası oğluna dayanamaz, müslüman olur. Kimseye de bir şey söylemez,
    müslüman olduğunu sezdirmez.



    Kara Han, oğlu bir yaşına basınca, o zamanki Türk adeti üzere, bütün ülkeye
    haber salıp, şölenler verir. Şölende bir ara:



    -Beyler ve şölen halkı düşünüp bir ad ararken çocuk dike gelir:



    -Benim adım Oğuz' dur!.. diye bağırır. Herkes şaşırır.



    Oğuz' un kendi kendine verdiği adı herkes kabul eder.



    -Bundan daha güzeli olmazdı, derler.



    Oğuz' un falına bakılır, çok uzun ömürlü olacağı, şanlar şerefler kazanacağı
    anlaşılır. Şölen biter, herkes evine, yurduna, yuvasına dağılacağı sırada çocuk
    Oğuz:



    -Allah!.. diye bağırır.



    Duyanların hepsi şaşırır, çocuğun ne dediğini anlamazlar. Çocuğun konuştuğu dili
    bilemezler.



    Oğuz büyür. Evlenecek çağa geldiğinde babası Kara Han, oğluna, kendi küçük
    kardeşinin kızı Özhan' ı almak ister. Oğuz da buna razıdır ama, amcasının kızını
    bir köşeye çekip, eğer dinini kabul ederse kendisiyle evlenebileceğini aksi
    halde evlenmeyeceğini söyler. Oğuz' un amcasının kızı Özhan teklifi kabul etmez.
    Oğuz da onunla evlenmez, ondan ayrı yaşar.



    Bir gün ava çıkar. Dönerken bir su kenarında en küçük amcası olan Gürhan' ın
    kızını görür, kızı sever, kanı kaynar. Onu da bir kçşeye çekip ve Hak dinini
    kabul etmesini Ulu Tanrıya iman eylemesini ister; dediklerini yaparsa kendisiyle
    evleneceğini de söyler. Kız:



    -Senin yolun köötü yol değildir, kabul ediyorum; deyince Oğuz dönüp babasına
    gelir ve en küçük amcası Gürhan' ın kızıyla evlenmek istediğini anlatır. Büyük
    bir şölen sonunda evlenirler. Oğuz, karısını pek çok sever.



    Ama bir gün Oğuz' un müslüman olduğu, doğarken müslüman doğduğu anlaşılır. Oğuz'
    un avda olduğu bir gün, babsı Kara Han, ülkesinin bütün ileri gelenlerini
    çağırıp meşveret kurar. Durumu anlatır. Herkes hiddetlenir ve kimse bu işi kabul
    etmez. Sonunda, Oğuz' un ardından adam gönderip o avda iken öldürtmeğe karar
    verilir. Fakat karısı kararı öğrenmiştir. Oğuz' u çok seven bir yiğidi haberci
    salar ve Oğuz' u durumundan haberdar eder.



    Haberi olan oğuz, kendisine sadık kalan ve onu sevenleri etrafına toplar.
    Babasının üstüne yürür. Savaş olur. Oğuz galip gelir. Bu sırada nereden geldiği
    bilinmeyen bir ok Kara Han' ın yüreğine saplanır ve onu öldürür. Kara Han' ın
    ölümü üzerine de Oğuz, Han olur. Milletini Hak dinine davet eder, kabul edenler
    ülkede kalır, kabul etmeyenler ülkeden sürülür. Birliği kurar. Herkesi kendi
    bayrağının çevresinde toplar. Çürçitlerin üstüne yürür. Çok kanlı savaşlar olur.
    Sonunda taşınamayacak kadar ganimet elde edilir. Ordunun içinde Kanglı adında
    biri çıkıp Oğuz onun adını ondan gelen soya verir.



    Savaşlar birbirini kovalar; savaşlar ulaşmak için yollar, dağlar, akar sular
    geçilir. Bu esnada ortaya çıkan her zorluğu akıllı bir kişi ortadan kaldırır ve
    duruma göre ad verilir, bu adlardan yeni soylar başlar.



    Sonunda Oğuz Moğollarla savaşıp onlara da Hak dinini kabul ettirir. Daha bir çok
    ülkeler fethettikten sonra öz yurduna döner, yaşlı danışmanı Irkıl Ata' nın
    tavsiyesine uyarak, zaferlerinden dolayı Tanruya şükretmek için sayısız hayırlar
    yapar,ülkeleri imar edip şenlendirir, bağışlarda bulunur. 116 yıl hakanlık
    yapar. Sonunda Kurultayı toplayıp oğullarına nasihatlarda bulunur ve ülkesini
    altı oğlu arasında paylaştırır. Ondan sonra da ruhunu teslim eder.







    KAYNAK:Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu










  4. hiboa03
    Emekli
    OĞUZ DESTANI



    1. ÖZELLİKLERİ





    Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu,
    efsanelere büründürülmüş ve kutsal bir olay gibi anlatılmışlardı.
    Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp, gökten indirilir iken; elbetteki
    Oğuz-Kağan gibi, bütün Türk kaviminin atası olan kutsal bir kişinin
    menşeleri de, Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi
    yaratan ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik
    Tanrı idi. Aslında göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer
    gibi, maddî birer varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın
    birer parçası idiler. Gök, bir tane idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe
    şeklinde kaplıyordu. Fakat bu kubbenin üstünde, daha bir çok gökler
    vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile burçların dolaştıkları, ayrı
    ayrı gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi aralarında paylaşıyorlardı.
    Bütün bunların üstünde, bir gök daha vardı ki, bu gökte yaratıcı, büyük
    ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, göğün katlarını üst üste koyma
    yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler sebebi ile
    gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.




    "Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından
    sonra, hafif dış tesirler girmeğe başladı":




    Göktürk çağında, eski Türk dini ile
    inançları, bozulmadan devam etmekte ve gittikçe de gelişmekte idi. Uygur
    devleti kurulup da, yeni bir çok dinler Türkler arasına girmeğe
    başlayınca, durum biraz daha değişti. Çünkü Uygurlar, çok daha önceleri
    Çin'in ortalarında gezmişler, ticaret yapmışlar ve birçok insanlarla
    karşılaşarak, konuşmuşlardı. "Bu dış ilişkiler, Uygurlara birçok yeni
    görüşler getirmiş ve onlarda, büyük dinlere inanmak ihtiyacını
    doğurmuştur." Ticaret, eski Türk savaşçılarının dini ile, pek
    bağdaşan bir meslek değildi. Eski Türk dini, disiplin, otorite ve
    savaşçılığı, herşeyden üstün tutuyordu. Halbuki tüccarlar, daha geniş ve
    rahat bir hayata sahip olmak zorunda idiler. İşte bunun içindir ki, bu
    zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen kutsallıklara inanırlar iken,
    Uygur çağında durum birdenbire değişiyordu. Uygurlar, köklerini
    Suriye'den alıp, İran'da gelişen Mani dinini aldıktan sonra, aya daha
    çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde, kutsal olan en
    önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. "Uygurların,
    güneşten aya geçmiş olmaları, yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi
    sayılabilirdi". Bu sebeple, Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan
    destanlarında, eski Türklerin dedikleri gibi kutsal kişiler, artık "Göğün
    oğlu" değil; "Ayın oğulları" oluyorlardı. Oğuz-Kağan da "Ay
    Tanrı" nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta, şöyle başlıyordu:






    "Aydın oldu gözleri, renklendi ışık
    doldu,

    "Ay-Kağan'ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!"






    Eski Türkler de iyi ve güzel olayları,
    aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz, nasıl yeni bir oğlu olan
    dostumuza, "Gözlerin aydın olsun" diyor isek, onlar da
    Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile, "Ay Kağan'ın gözleri aydın oldu,
    renklendi", diyorlardı.




    "Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin
    destanları da, Türk mitolojisinin en eski motifleri ile dolu idiler":




    Fakat Türkler, çoktan müslüman olmuş ve
    İslâmiyetin ana prensiplerine gönülden bağlanmışlardı. Aslında ise,
    İslâmiyet ile eski Türk dini arasında büyük ayrılıklar da yoktu. Buna
    rağmen, eski Oğuz-Kağan destanları, elbetteki İslâmilyetin birçok
    inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun içindir ki, İslâmiyetten
    sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha değişiklik yapılmış
    ve İslâmiyete uydurulmuştu. İslâmiyeti kabul eden Türkler bizce
    Uygurlara nazaran, eski Türk an'anesini ve töresini daha çok
    korumuşlardı. Tabiî olarak biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir
    önem veriyoruz. "Çünkü Oğuzlar, bütün Ortaasya ve Türk âleminin, en
    soylu ve en gelişmiş zümreleri idiler". Şehir hayatına çoktan
    başlamış olmalarına rağmen, eski Türk devlet teşkilâtı ile disiplini,
    onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz
    Türklerinin destanlarında, Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha
    köklü motifler görüyoruz. İslâmiyetten sonraki Türk destanlarına göre, "Oğuz-Han'ın
    babası Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın babasının, "Kara-Han" adını
    alması da boş değildi. Eski Türklerde, "Ak ve kara soylular ile halkı
    birbirinden ayıran, sembolik renkler" idi. "Ak-Kemik", Kağanlar
    ile, onların oğulları idiler. "Kara-Kemik" ise, halk tabakasından
    başka bir şey değildi. Diğer kitaplarımızda da her zaman söylediğimiz
    gibi, Türk halklarının "ak" ve "kara" şeklinde ayrılmış olmalarına
    rağmen, aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman Türkler,
    Oğuz-Han'ın babasına "Kara-Han" diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman
    değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak
    istemişti. Tabiî olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat
    Türk tarihi ve an'aneleri hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru
    sürüklemektedirler. Oğuz Han Müslüman Türklere göre, babasından çok,
    an'anesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz destanını anlatmağa başlarlar iken,
    hemen şöyle derler:







    Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,


    Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.

    Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,

    Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.

    Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,

    Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!






    2. TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL ÇOCUKLAR






    Oğuz Han diğer Türk destanlarında olduğu
    gibi doğar doğmaz, bir olgunluk ve erginlik gösteriyordu. Annesi, henüz
    daha Müslüman olmamıştı. Annesine karşı, bu kırgınlığın sebebi de,
    bundan başka birşey olmamalıydı. Nitekim az sonra Oğuz Han annesi ile
    konuşmağa başlar ve ona şöyle der:







    Ey, benim güzel annem, öğüdümü alırsan!


    Yüce Tanrı'ya tapıp, eğer hakkı tanırsan!

    O zaman memen alır, ak sütünü emerim!

    Bana lâyık olursan, adına anne derim!






    Oğuz-Kağan'ın annesi, henüz daha üç günlük
    beşikte yatan çocuğunun, böyle konuşup söyleşmeye başladığını görünce,
    ona kalpten bağlanır ve Tanrıya inandığını oğluna söyler. Müslüman
    Türklerin söyledikleri bu Tanrı, İslâmiyetin Allah'ından başka birşey
    değildi. Fakat aynı zamanda destanlar, zaman zaman bir "Gök Tanrısı"
    ndan da söz açıyorlar ve eski Türklerin, gerçek inançlarını açığa
    vurmaktan geri kalmıyorlardı. Eski Türklerde de "üç sayısı" ve "üç
    yaşında" olma önemli idi. Fakat Türk mitolojisinin en önemli sayısı
    "yedi" ile "dokuz" sayılarıdır. Müslüman Türklerin Oğuz
    destanlarında: "Oğuz-Kağan, üç gün içinde olgunlaşmıştı". Halbuki
    eski Altay destanlarında: "Çocuğun olgunlaşması için, yedi günün
    geçmiş olması gerekiyordu". Hatta çok güzel, şöyle bir Altay
    efsanesi de vardır:







    Altay'da olmuş idi, bir çocuk doğmuş
    idi,

    Dünyaya gelir iken, nurlara boğmuş idi.

    Yedi kurtlar uçmuşlar, koku alıp koşmuşlar,

    "Çocuğu ver", demişler, uluyarak coşmuşlar.

    Annesi çok ağlamış, yüreğini dağlamış,

    Çocuk da dile gelmiş, yarasını bağlamış.

    Demiş: "Anne, sızlama! Oyala da, ağlama!

    "Yedi gün mühlet iste, işi bağla sağlama!"

    Yedi gün mühlet dolmuş, annenin benzi solmuş,

    Oğlan beşiği kırmış, bir civan yiğit olmuş.






    Bu Altay efsanesi mitolojinin ta
    kendisidir. Gerçi Oğuz-Kağan destanı da, bir mitolojidir. Fakat büyük
    devletler kurup gelişen Türk toplumları, onun içindeki akla uymayan
    motifleri ayıklamış ve gerçekçi bir şekle sokmuşlardı. Oğuz-Kağan
    destanında, göklerde dolaşıp, göğün çeşitli katlarını zaptetme ve türlü
    ruhlarla çarpışma, kutsal bir Hakandı. Fakat O, daha çok, bir insandı.
    İnsanlık özelliklerini taşımış ve insanların yaşadığı yeryüzünü
    zaptederek, Tanrı adına, idare etmeğe memur edilmişti. Az önce özetini
    yaptığımız Altay efsanesi dikkatle incelenince, daha birçok mitolojik
    motifler de ortaya çıkacaktır. Meselâ "Yedi kurt". "Büyük ayı
    burcu"nun, yedi yıldızında başka bir şey değildi. Çünkü Türklere
    göre: "(Büyükayı burcu'nun yedi yıldızı, kalın ve demir zincirlerle
    Kutup yıldızı'na bağlanmış, yedi azgın kurt idiler). Bir ara bu kurtlar,
    çocuğun atı ile tayını da alıp götürmek isterler. Bu savaşlar sırasında
    çocuk sıkışınca, akıllı ve kutsal buzağısı da ona yol gösterir ve başarı
    sağlamasına imkân verir. (Türklere göre 'Küçükayı burcu', iki at
    tarafından çekilen, bir arabadan başka birşey değildi.) Bu burcun
    etrafından dönen Büyükayı burcunun yedi kurdu, bu iki atı yakalayıp
    yemek isterler ve bunun için de gökyüzünde, durmadan onların etrafında
    dönerlerdi. (Altay efsanesine göre). Küçükayı burcu, çocuğun dostu ve
    yakını idi. Boğa burcu da, herhalde yine bu kahramanın buzağısından
    başka birşey olmamalıydı".





    Görülüyor ki, Oğuz-Kağan destanı
    birdenbire uydurulmuş ve yazılmış bir hikâye değildi. Onun kökleri,
    yüzyıllar önce inanılmış ve söylenmiş, Türk efsaneleri ile inançlarına
    dayanıyordu. Süzüle, süzüle, akla mantığa uymayan bölümlerin, gerçeğe
    uydurulması ile, bütün Türklerin malı olan Oğuz-Kağan destanı meydana
    gelmişti.




    3. OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU






    "Oğuz-Kağan, kutsal bir şekilde
    doğmuştu":







    Az önce, büyük Türk kahramanlarının, genel
    olarak kutsal bir şekilde doğduklarını söylemiştik. Elbette ki
    Oğuz-Kağan'ın da doğuşu da, kutsal ve fevkalâde bir şekilde olmalıydı.
    Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı, O'nun doğuşunu şöyle anlatıyordu:







    Gök mavisiydi sanki, benzi bu
    oğlancığın!

    Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!

    Al, al idi gözleri, saçları da kapkara,

    Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!






    Oğuz-Kağan doğarken, benzinin rengi tıpkı
    gök mavisi gibi idi. Yüz, eski Türklere göre, insanın en önemli bir yeri
    idi. Utanç, kötülük ve hatta kutsallık bile, insanın yüzüne akseden
    özellikleri idiler. Kötü bir insanın yüzü, elbette kara idi. İyilerin de
    yüzleri, aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi, gök mavisinden başka
    birşey olamazdı. Çünkü gök, Tanrı'nın oturduğu ve hatta bazan, Tanrı'nın
    kendisinden başka birşey değildi. "Oğuz-Kağan doğarken, yüzünün gök
    renkten olması, onun gökten geldiğini ve Tanrı'nın rengini taşıdığını
    gösteren bir belirti idi." Biz yanlış olarak Türklerin, "Gök Börü",
    yani gök kurt dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını veregelmişiz.
    Aslında ise gök ile boz arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin
    kutsal kurtlarının rengi de gök idi. Çünkü o Tanrı tarafından
    gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi. Belki de Tanrı'nın ta
    kendisi idi. Tanrı, kurt şekline girerek Türklere görünüyor ve onlara
    başarı yolu açıyordu. Onun için de, kurdun rengi gömgök idi. Daha
    sonraları Türkler, gök rengini olgunluk, erginlik ve tecrübenin bir
    sembolü olarak görmüşlerdir.




    "Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe niçin
    benzetilmişti":





    Bugün Anadolu'da söylenen, "Gözleri
    Kanlı" deyimi de, bize çok şeyler ifade eder. O'nun gözlerinin al
    oluşu, daha doğrusu kan rengine benzemesi, Oğuz-Kağan'ın büyük
    bahadarlığının, bir özelliğinden başka bir şey değildi. Cengiz-Han da
    doğarken "avucunun içinde bir kan pıhtısı" tutuyordu. Bunu gören
    annesi ile babası şaşırmış ve hemen Şamanlara koşmuşlardı. Şamanlar ise,
    O'nun dünyayı zaptedeceğini ve büyük bir bahadır olacağını
    söylemişlerdi. Fakat Cengiz-Han çağı ile ilgili efsaneler, en eski Türk
    ve Ortaasya özelliklerini göstermiyorlardı. Elbetteki onların kökleri
    de, Türk mitolojisine dayanıyordu. Fakat Çin yolu ile, Moğollara birçok
    yabancı tesirler girmişti. Türklerde yeni doğan kahramanlar, avuçlarında
    bir kan pıhtısı tutmazlardı. Çünkü biraz da, eski Hint mitolojisinin
    motiflerinden biri idi. "Türklerin kahramanlarının gözleri, kırmızı
    ve kızıldır." Çinde de, bu vardır. Fakat Çin kahramanlarının gözleri
    yalnız kırmızı olmakla kalmazlar, aynı zamandan cam gibi de parlarlardı.
    Çinliler, "Büyük bir Göktürk Kağanı Mohan Kağan'dan söz açarken, onun
    da yüzünün kıpkırmızı ve gözlerinin cam gibi parladığını"
    söylüyorlardı. Herhalde Mohan-Kağan, acayip bir fizyonomiye sahip
    değildi. Fakat 20 sene müddetle, bütün Çin'i korkutmuş ve diz çöktürmüş
    bir hükümdardı. Eski Türkler, kırmızı renk için genel olarak "al" sözünü
    kullanırlardı. Fakat bu söz sonradan, biraz da manevi bir anlam almıştı.
    Nitekim loğusaları basan ve kötülük yapan, "Albastı" da, yine bu
    rengi taşıyordu. Altay Türkleri, büyük kurt sürülerini idare edip,
    köylere korkunç zararlar veren kurtlara da, zaman, zaman, "al-börü"
    derlerdi. Bu allık, kurdun veya albastı gibi ruhların renginden dolayı
    değil; daha çok, onların korkunç zararlar vermesinden ileri geliyordu.
    Çünkü onlar güçlü ve kudretli idiler. Tıpkı yeryüzünü zapteden ve kendi
    egemenliği altında toplayan Oğuz-Kağan gibi.




    "Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi gök
    mavisi, gözleri de al, yani kırmızı idi".




    Bazıları al sözünü, "ela" şeklinde
    anlamak istemişlerdi. Fakat tabiî olarak, bunun aslı yoktur. Çünkü, "Oğuz-Kağan'ın
    saçları da kara" idi. Sarı değil. Bu sebeple gözlerinin elâ olmasına
    da, hiçbir sebep yoktu.




    4. OĞUZ - KAĞAN'IN ÇOCUKLUĞU




    "Türk mitolojisinde kahramanlar, 'üç'
    veya 'yedi' günde konuşurlardı":





    Az önce, Müslüman olmuş Türklerin
    Oğuz-Kağan destanlarından söz açarken, Oğuz-Kağan'ın üç günde konuşmağa
    başladığını belirtmiştik. İslâmiyetin tesirleri görülmeyen, Uygurca Oğuz
    Kağan destanında da, aynı şeyleri görüyoruz. Ama, yukarıda da dediğimiz
    gibi, eski Türk efsanelerinde büyük kahramanlar çoğu zaman "Yedi günde
    kendilerine gelir ve kırk gün sonra da bir delikanlı gibi hayata
    başlarlardı". Nitekim Uygurların Oğuz Destanı, Oğuz'un küçüklüğünü şöyle
    anlatıyordu:







    Geldi ana göğsünü, aldı emdi sütünü,

    İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.

    Pişmemiş etler ister, aş yemek ister oldu,

    Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.

    Ansızın dile geldi, şiirler düzer oldu,

    Aradan kırk gün geçti, oynaşır, gezer oldu.






    "Türkler yemeklerini, ilk çağlardan
    beri pişirerek yerlerdi":




    Türkler herhalde, tarihten çok önceki
    çağlarda bile, yemeklerini pişirerek yemeğe başlamışlardı. Nitekim,
    Göktürklerin Çin kaynaklarında bulunan ilk efsaneleri de, "İlk Türk
    Atasının, ateşi icât ettiğini ve yemekleri pişirmeği öğrettiğini,"
    söylüyordu. Sibirya'nın tundralarında yaşayan geri halklar, Türklere
    nazaran çok daha sonraki çağlarda yemeklerini pişirip, yemeği
    öğrendiler. Nitekim, Fin'lerle Macar'ların ataları olan Batı
    Sibiryalılar, kendi atalarının çiğ et yediklerini söylerler ve bununla
    öğünürlerdi. Onlar, daha güneylerindeki Ortaasya Türk halklarına, "yemeklerini
    pişirenler" derler ve kendilerini, onlardan ayırırlardı. Gerçi bu
    Sibirya halkları da, sonradan yemeklerini pişirmeğe başlamışlardı. Ama,
    zaman zaman bu eski hatıraları yadetmek için "çiğ et yeme törenleri"
    yapmağı da, ihmal etmezlerdi. Türk mitolojisinde, Türk çiğ et yediğine
    dair, elimizde hiçbir delil yoktur. Ama büyük kahramanlar, o kadar
    korkunç idiler ki, zaman zaman çiğ et bile yerlerdi. Onun için
    Oğuz-Kağan'ın, çiğ et istemesinin sebebi de, bundan ileri geliyordu.




    "Oğuz-Han'ın vücudu, güçlü ve korkunç
    hayvanlara benzetilirdi":





    Dede Korkut masallarında da büyük
    kahramanların yürüyüşü, arslanlara benzetilmiş ve vücut yapıları da,
    korkunç hayvanlar gibi anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan destanında da, az da
    olsa bunları görmüyor değiliz. Uygurların Oğuz destanı, Oğuz-Kağan'ın
    şeklini, şöyle anlatıyordu:







    Öküz ayağı gibi, idi sanki ayağı,

    Kurdun bileği gibi, idi sanki bileği.

    Benzer idi omuzu, ala samurunkine,

    Göğsü de yakın idi, koca ayınınkine!







    Destana göre, Oğuz'un elleri ve pençesi,
    ayının büyük ve güçlü pençesini andırıyordu. Ama kurdun bileği başka
    idi. Kurt, yeryüzündeki hayvanlar içinde, koşma bakımından, en dayanıklı
    hayvandı. Bir türlü yorulma bilmezdi. Bileği ince idi. Fakat o ince
    bilekli kurdun pençesi korkunçtu. Bir samur büyüklüğündeki, kıllı
    omuzlar ve ayının göğsü gibi, gergin ve şişkin ğögüsler, Oğuz-Kağan'ın
    bir insan olarak ne derece güçlü olduğunu anlatmağa yarayan sözlerdi.




    "Oğuz-Kağan'ın vücudu niçin "tüylü"
    idi":




    Eski Türkler, "ilk insanın, tüylü
    olduğuna inanırlardı." Altaylarda yaşayan birçok efsanelerde, bu
    konu ile ilgili, sayısız örneklere rastlıyoruz: "Tüylere kaplı olan
    ilk insan, Tanrı'ya karşı günah işlemiş ve bundan dolayı da tüyleri
    dökülmüştü. Tüyleri dökülünce de insanoğlu, bir türlü hastalıktan
    kurtulamamış ve ölümsüzlüğü elinden kaçırmıştı. (Bir söylenişe göre)
    Tanrı, insanı yaratırken şeytan gelmiş ve insanın üzerine tükürerek, her
    tarafına pislik içinde bırakmıştı. Tanrı da, insanın dışını içine, içini
    de dışına çevirmek zorunda kalmıştı. Bu suretle insanın içinde kalan
    şeytanın pisliği ve tüyler, insanoğlunun ruhunu ve ahlâkını kötü
    yapmıştı. İnsanın gerçi dışı, Tanrı yapısı idi ve güzeldi ama; içi
    şeytan tarafından kirletilmiş ve şeytana benzer, bir özelliğe bürünmüştü".
    Bu sebeple Oğus destanında, bu çok eski Türk inançlarının izlerini de
    buluyoruz. Çünkü Oğuz-Kağan, bizim gibi tüysüz değil; her tarafı
    kıllarla dolu ve fevkalâde bir yaratıktı:







    Bir insan idi fakat, tüyleri dolu idi,


    Vücudu kıllı idi, çok uzun boylu idi.

    Güder at sürüleri, tutar, atlara biner,

    Daha bu yaşta iken, çıkar, avlara gider.

    Geceler günler geçti, nice seneler doldu.

    Oğuz da büyüyerek, bir yahşi yiğit oldu!






    5. OĞUZ - KAĞAN'IN GENÇLİĞİ





    Türk mitolojisinde büyük kahramanların,
    çocukluk ile gençliğini birbirinden ayıran, bazı önemli, çağlar vardı.
    Altay efsanelerinde bu çağ, daha çok "Ad koyma" töreni ile
    başlardı. Adı olmayan bir çocuk, henüz daha yetişkin bir genç ve
    kahraman sayılmazdı. Bir gencin ad alabilmesi de, kolay bir iş değildi.
    Elbette adsız bir insan olamazdı. Her çocuğa Türkler, doğuşundan
    itibaren bir ad verirlerdi. Fakat bu ad, onun gerçek adı ve ünvanı
    sayılmazdı. Hatta Türkler kahramanlarına, her yeni bir başarı üzerine,
    yeni bir ad daha verirlerdi. Daha yüksek bir rütbeye terfi eden kimseler
    bile, yeni memuriyet unvanı ile beraber, ayrıca bir ad da alırlardı. Bu
    sebeple Çin kaynakları, bu bakımdan bize bir çok güçlükler
    çıkarmışlardır. Meselâ, büyük bir komutan veya Kağan'ın, bir gençlik adı
    vardır. Geçliğinde büyük şöhret elde eden bu komutanlar, Çin
    kaynaklarında çoğu zaman, gençlik adları ile adlandırılırlardı. Zaman
    zaman bunlar, bazı savaşlar dolayısı ile yeni ünvanlar alırlardı. Fakat
    Çin kaynaklarında bu Türkler, gençlik ve olgunluk adları ile geçince,
    tarihçeler için, kimin kim olduğunu anlamak, adetâ çok güç bir hale
    girer. Bu sebeple Oğuz Han'ında, gerçek bir ad ve unvan alabilmesi için,
    büyük bir kahramanlık ve başarı göstermesi lâzımdı. Eski Türk tarihinde
    de, "Baş kesmeyen ve kan dökmeyen" şehzadelere, gerçek adları
    verilmezdi.




    6. OĞUZ'UN BİR GERGEDAN ÖLDÜRMESİ




    "Oğuz korkunç bir gergedan öldürerek,
    erginliğini ispat etmişti":




    Bunun içindir ki, Oğuz-Kağan, insanları ve
    sürüleri yiyen bir gergedanı öldürür ve milletini, büyük bir belâdan
    kurtarır. Eski Türkler, karanlık ve sık ormanlara da saygı gösterir ve
    hatta onlara tapılanırlardı. Türk tarihinde, yeni tahta çıkan
    hükümdarların, bir orman dikerek, kendi adlarına yetiştirdikleri de
    görülmemiş değildir. Nitekim Oğuz-Kağan destanında da, Oğuz'un yurdunun
    yanında büyük bir orman ve içinde de bir "gergedan" yaşardı.
    Destan bu olayı şöyle anlatıyordu:







    Bir büyük orman vardı, Oğuz yurdundan
    içre,

    Ne nehir ırmaklar, akardı bu orman içre.

    Ne çok av hayvanları, ormanda yaşar idi,

    Ne çok av kuşları da, üstünde uçar idi.

    Ormanda yaşar idi, çok büyük bir gergedan,

    Yer idi yaşatmazdı, ne hayvan ne de insan!

    Basardı sürüleri, yer idi hep atları,

    Yokluk verir insana, alırdı hayatları!

    Vermedi hiçbir zaman, insanoğluna aman!







    Hepimiz biliyoruz ki, Ortaasya'da
    "gergedan" yoktu. Türklerin gergedan görmüş olmaları da, pek ihtimal
    dahilinde değildi. Ama gergedanın, çok korkunç bir hayvan olduğu
    kulaktan kulağa, Ortaasya'ya kadar gelmiş ve Türk mitolojisinde de
    gerekli yerini almıştı. Gergedanın yaşadığı bölgeler, Çin'e yakın olan
    bölgelerdi. Fakat Çinliler de gergedanın esas şeklini bilmiyorlardı.
    Çinlilere göre, "Gergedan, burnunun ucunda sivri boynuzu bulunan, bir
    geyikten başka birşey değildi". Ama gergedan, Çin'de büyük bir öneme
    sahipti. Çünkü Çin İmparatorları ile büyük komutanlar, zırhlarını
    gergedan derisinden yaparlardı. Bu bakımdan onlar gergedanın derisini ve
    dolayısı ile, bu hayvanın büyüklüğünü de tasavvur edebiliyorlardı.
    Gergedan motifi bakımından Türk mitolojisine, Çin tesirleri de
    olabilirdi. Fakat gergedanla ilgili bilgiler Türklere daha çok Batı
    Türkistan ve Hindistan yolu ile gelmişti. Türkler gergedana "kıyant"
    derlerdi. Bu söz de, Hindistan ile Batı Türkistan'da yayılmış bir
    deyimdi. Oğuz-Kağan, kendi milletine bu kadar zarar veren gergedanı
    duyunca, onu avlamak ister ve yola çıkar. Destan Oğuz'un yıla çıkışını
    şöyle anlatıyordu:







    Oğuz-Kağan derlerdi, çok alp bir kişi
    vardı,

    Avlarım gergedan: diye o yere vardı.

    Kargı, kılıç aldı, kalkan ile ok ile,

    Dedi: "Gergedan artık, kendisini yok bile!

    Ormanda avlanarak bir geyiği avladı,

    Bir söğüt dalı alıp, bir ağaca bağladı.

    Döndü gitti evine, sabah olmadan önce,

    Tam tan ağarıyordu, geyiğine dönünce,

    Anladı ki gergedan, geyiği çoktan yuttu,

    Geyiğin yerine de, büyük bir ayı tuttu.

    Belinden çıkararak, altın bakma kuşağı,

    Ayıyı astı yine, o ağaçtan aşağı,






    Tabiî olarak efsaneye göre, gergedan ayıyı
    da yutmuştu. Çok iyi biliyoruz ki gergedan, otla geçinen bir hayvandır.
    Halbuki gergedanı yakından tanımayan Türkler, onun et yediğini
    zannediyorlardı. Çünkü onlara göre, bütün korkunç hayvanlar et yerler ve
    etle beslenirlerdi. Oğuz'un belindeki kuşağı altındı. "Kuşak, Türkler
    için çok önemli bir hükümdar sembolüdür". Çünkü her hükümdarın
    belindeki kemerin altın olması, onun hükümdarlığını gösteren bir sembol
    ve belirti idi. Oğuz-Kağan, daha gençliğinde bu kuşağı kuşanmış ve
    hükümdarlığa hazırlanmıştı. Öyle anlaşılıyor ki Oğuz-Kağan gergedana
    büyük bir tuzak kurmuş ve onu, bu yolla avlamak istemişti. Fakat
    gergedan, her defasında bu tuzağa düşmeden, gelip, avını almasını
    bilmişti. Bunun için Oğuz, başka yol görmemiş ve bizzat kendisi,
    gergedanın karşısına çıkarak, onu öldürmek zorunda kalmıştı. Destan bu
    korkunç vuruşmayı da, şöyle anlatıyordu:







    Yine sabah olmuştu, ağarmıştı çoktan
    tan,

    Oğuz baktı ki almış ayısını gergedan.

    Artık bu durum onu, can evinden vurmuştu,

    Ağaca kendi gidip, tam altında durmuştu!

    Gergedan geldiğinde, Oğuz'u görüp durdu,

    Oğuz'un kalkanına, gerilip bir baş vurdu!

    Kargıyla gergedanın, başına vurdu Oğuz!

    Öldürüp gergedanı, kurtardı yurdu Oğuz!

    Keserek kılıcıyla, hemen başını aldı,

    Döndü gitti evine, iline haber saldı!






    "Altay Türk efsanelerindeki
    kahramanlar da, boynuzlu" canavarlar öldürürlerdi":






    Oğuz-Kağan'ın korkunç bir canavar
    öldürerek, kendi yurdunu kurtarması, Türk mitolojisinin ilk ve son
    motifi değildir. Bu motif, dışarıdan gelmiş bir tesire de bağlanamaz.
    Gerçi Türkler gelişip yayıldıktan sonra, "gergedan" gibi korkunç
    hayvanların bulunduğunu da duymuşlar ve efsanelerini bu yeni bilgilere
    göre anlata gelmişlerdi. Fakat bu olayın kökleri, çok eski Türk
    inançlarından ve efsanelerinden geliyordu. Nitekim, Altay efsanelerinde
    de, buna benzer olaylar görüyoruz. Bu efsanelerdeki kahramanların,
    öldürdükleri canavarlar da, "boynuzlu" idiler. Bu efsanelerden
    birini, çok kısa olarak özetleyip, aşağıda verelim:







    Yedi gün geçmişti ki, oğlan başladı işe,


    Demir beşiği kırdı, kendini attı dışa.

    Yedi dağı dolaştı, yedi geyik avladı,

    Boynuzlarını yonttu, birbirine bağladı.

    Öyle bir yay yaptı ki, kirişsiz olmaz idi,

    Böyle büyük yaya da, her kiriş uymaz idi.

    Duydu bir hayvan varmış, çok büyük bir canavar!

    "Bari gideyim", dedi, "Belki derisi uyar!"

    Oğlan göklere gider, devlerle de savaşır,

    Büyük bir dağa çıkar, canavara ulaşır,

    Bu ne müthiş hayvandı, bir dağa yaslanmıştı,

    Bir dağa da yatmıştı, upuzun uzanmıştı.

    Oğlana bakaraktan, sanki göz kırpıyordu,

    Uzun boynuzlarıyla, gökleri yırtıyordu!







    Bu Altay efsanesi, tam bir mitolojidir.
    Çünkü efsanenin kahramanı, atı ile göklerde uçar ve göğün katlarını
    gezerek, canavarı aramağa koyulur. Oğuz-Kağan destanındaki canavar, Oğuz
    yurdunun hemen yanındaki bir ormanda yaşamaktadır. Altay efsanesindeki
    canavar ise, göklerin derinliğindeki, efsanevî dağların ve göllerin
    içinde yaşar.




    "Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ın
    gençliğini mitolojiden kurtarmak istemişlerdi":





    Müslüman Türkler, Oğuz-Han'ın ad alması
    için, böyle bir kahramanlık yapmasını gerekli görmemişlerdi. Oğuz-Han,
    kendi adını kendi vermiş ve bütün Oğuz milleti de, onun bu arzusuna
    uymuşlardı. Efsaneler, onun ad alışını şöyle anlatıyorlardı:







    Büyük toy yapılırdı, eski Türk âdetince,


    Böyle ad seçilirdi, çocuğun kudretince,

    Kara-Han atlar kesti, Oğuz ad bulsun diye,

    Çağırdı hep Türkleri, yurdu şen olsun diye.

    Oğuz-Han birden bire, adım Oğuz'dur dedi,

    Beklemedi kimseyi kendi adını verdi,

    Ne kadar Türk var ise, hepsi şaşa kaldılar,

    Bu Tanrı sözü deyip, buyruğa katıldılar.







    Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz-Han'ın daha
    çok küçük yaşta iken kendi adını koyması, milletince bir Tanrı buyruğu
    gibi kabul edilmişti. Daha sonraki Türk efsanelerinde olduğu gibi
    burada, gök sakallı bir ihtiyar görülmüyordu. Oğuz-Han, Tanrının
    gönderdiği gök sakallı elçilerin yerine bizzat geçmiş ve kendi adını,
    kendisi vermişti. Daha sonraki Oğuz destanının parçaları sayılan "Dede
    Korkut" hikâyelerinde, çocukların adları, genel olarak "Dede
    Korkut" un kendisi tarafından verilirdi. Anadolu Masallarında ise
    gök sakallı ihtiyarlar ile "Hızır" ın ve hatta "Dede Korkut"
    yerine, ihtiyar dervişler geçmişlerdi.




    7. OĞUZ KAĞAN'IN EVLENMESİ





    Müslüman Türkler Oğuz Kağan'ı, normal bir
    insan gibi kabul etmişler ve onu, öylece evlendirerek, bir yuva
    kurdurmuşlardı. Halbuki İslâmiyetin tesirleri görülmeyen Oğuz
    destanlarında, durum daha başkadır. Uygurların Oğuz destanına göre Oğuz
    Kağan, "Gökten inen göğün kızı ve yerdeki bir ağaç koğuğundan çıkan,
    yerin kızları ile evlenmiş" ve bu yolla soyunu meydana getirmişti.
    Burada artık Oğuz-Kağan destanı, bir destan değil; daha çok, gerçek bir
    mitoloji halinde idi. Öyle bir mitoloji ki, Türklerin dünya görüşlerini,
    uzay anlayışlarını ve dolayısı ile, Cihân hakimiyeti hakkındaki düşünce
    ve isteklerini, hep kendisinde topluyordu. Oğuz-Kağan, mitolojik bir
    Türk hükümdarı idi. Yeryüzünü zaptetmiş ve büyük bir devlet kurmuştu. Bu
    olay, tıpkı bir tarih gibi anlatılıyordu. Aynı zamanda destanda, bir
    hikâye çeşnisi de vardı. Ama Oğuz destanı, Binbir Gece Masalları gibi,
    hayal mahsülü ve uydurulmuş, bir masal değildi. Oğuz-Kağan destanı,
    Türklerin düşünüş, inanış ve binlerce seneden beri gelişerek, olgunluğa
    erişmiş fikirlerinin, bir özeti gibi idi. Fikirler, düşünceler ve
    semboller, tarih olayları ile anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan da, hatunları
    da, çocukları ve akınları da, hepsi birer sembolden başka şeyler değil
    idiler. Oğuz-Kağan'ın gökten inen kızla evlenişini, Uygurların destanı
    şöyle anlatıyordu:






    OĞUZ'UN, GÖĞÜN KIZI İLE
    EVLENMESİ





    Oğuz-Kağan bir yerde, Tanrıya
    yalvarırken,

    Karanlık bastı birden, bir ışık düştü gökten,

    Öyle bir ışıktı ki, parlak aydan, güneşten.

    Oğuz-Kağan yürüdü, yakınına ışığın,

    Gördü, oturduğunu ortasında bir kızın.

    Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı,

    Çok güzel bir kızdı bu, sanki Kutup yıldızı!.

    Öyle güzel bir kız ki, gülse, gök güle durur!

    Kız ağlamak istese, gök de ağlaya durur!

    Oğuz kızı görünce, gitti aklı beyninden,

    Kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönülden.

    Kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden!







    Eski Türklere göre, hem gök ve hem de yer,
    kutsal idiler. İran'da ve Avrupa mitolojisinde olduğu gibi, yer
    kötülüğün ve fenalığın bir sembolü değildi. Ama gök, yerden daha önemli
    idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan ilk önce, gökten inen kutsal kızla
    evlenmişti. Daha sonraki Altay efsanelerinde de, buna benzer motifler
    görüyoruz. "Altay dağlarının vadilerine sıkışmış kalmış olan bu
    Türkler, büyük devlet kuramamışlardı. Onların, ne Kağanları ve ne de
    hükümdarları vardı. Bu Türkler arasında, kağanların yerlerini, Şamanlar
    alıyorlardı". Çünkü, cemiyet içinde söz ve güç sahibi olanlar,
    Şamanlar idiler. Bu sebeple Şamanların soyları da, eski Türk Kağanları
    gibi kutsal ve gökten geliyorlardı. Bu efsaneye göre: "Şamanların
    atası olan büyük bir Şaman, gökle yerin kızı ile evlenmiş ve onlardan,
    Altay Şamanları türemişti. (Bazıları da), gökle suların kızları ile
    evlenmişlerdi". Bütün bunlar bize gösteriyor ki, belirli mitoloji
    motifleri, her bölgeye ve çağa göre değişiyorlar; fakat ana
    özelliklerini kaybetmiyorlardı. Bundan sonra da Oğuz-Kağan, yerin kızı
    ile evlenir. Destanlar, Oğuz-Han'ın bu ikinci hatunu buluşunu da, şöyle
    anlatırlar:






    OĞUZ'UN, YERİN KIZI İLE
    EVLENMESİ





    Ava gitmişti birgün, ormanda Oğuz-Kağan:


    Gölün tam ortasında, bir ağaç gördü yalnız,

    Ağacın koğuğunda, oturuyordu bir kız.

    Gözü gökten daha gök, sanki Tanrı kızıydı,

    Irmak dalgası gibi, saçları dalgalıydı.

    Bir inci idi dişi, ağzında hep parlayan,

    Kim olsa şöyle derdi, yeryüzünde yaşayan:

    "Ah! Ah! Biz ölüyoruz! Eyvah, biz ölüyoruz!"

    Der, bağırıp dururdu! Tıpkı tatlı süt gibi, acı kımız olurdu!

    Oğuz kızı görünce, başından aklı gitti,

    Nedense yüreğine, kordan bir ateş girdi.

    Gönülden sevdi kızı, tuttu aldı elinden,

    Kızla gerdeği girdi, aldı dilediğinden.







    "Bir gölün ortasında bulunan adalar",
    Türk mitolojisinin en önemli motiflerinden biridir. Uygurların Türeyiş
    efsanelerinde ise bu kutsal adacık, iki nehrin kavuştuğu bir yerde
    bulunuyordu. Oğuz-Han destanındaki Kıpçak Bey'de, "Göl ortasında
    bulunan bir adacıkta ağaç kovuğunda doğmuştu". Ağaç, köklerini
    yerden alıyor ve kimbilir yerin ne kadar derinliklerine kadar
    inebiliyordu. Bu sebeple bereketin sembolü olan ağaç, yerin soylarını da
    temsil edeyordu. Destan, "Ğögün kızını Kutup yıldızına benzetirken,
    yerden gelen kızın saçlarını ise, ırmak dalgaları gibi"
    gösteriyordu. Göğün kızı göğe, yerin kızı da yere benziyordu.




    "Müslüman Türkler, Oğuz-Kağan'ı normal
    bir insanmış gibi evlendiriyorlardı":






    İslâmiyeti kabul etmiş olan Türkler ise,
    daha başka türlü düşünüyorlardı. Onlar Oğuz-Han'ı, normal bir insan
    olarak kubul ediyorlar ve kendi fikrine uygun, bir kız alıyor gibi
    gösteriyorlardı. Oğuz-Han, iki amcasının da kızını almış; fakat onları
    yola getirip, müslüman edememişti. Bunun üzerine, her iki karısının da
    yüzüne bakmamış ve onlara elini bile değdirmemişti. Üçüncü amcasının
    kızı, diğerlerine nazaran daha çirkindi. Fakat küçüklüğünden beri,
    Oğuz-Han'ı bütün kalbi ile seviyordu. Oğuz, en sonunda bu kıza getmiş,
    içini açmış ve müslüman olduğu takdirde, kendisi ile evleneceğini
    söylemişti. Bu teklifi çoktan beri bekleyen kız, ağlayarak Oğuz'a bakmış
    ve şöyle demişti:







    Ben ne Allah tanırım, ne de Tanrı
    bilirim!

    Senin sözün buyruktur, hep peşinden gelirim!

    Sen ne dersen o olur, fermanından çıkamam!

    Sen var iken başımda, başkasına bakamam!








    Oğuz bunu duyunca, çok sevinmiş ve artık
    kaygısı dinmişti. Bunun üzerine kıza, Tanrıya inanmasını söyleyerek,
    şöyle demişti:







    Ey, sevgili hatunum! Benim ey eşsiz
    eşim!

    Gönlümde ebediyen, yanacak ey ateşim!

    Tanrının birliğinde, bir defa iman getir,

    Sev onu! Varlığıma, seninle bir can getir.







    Kız Oğuz Han'ın bu sözü üzerine Tanrıya
    inandığını söyleyerek artık müslüman olmuştu:







    Sözünü kabul ettim, senin yoluna geldim!


    Tanrının birliğiyle, canımı sana verdim!







    Müslüman olan Türklerin, eski
    Oğuz-Kağanlarından ve onun destanlarından vazgeçemeyerek, yeni olarak
    düzdükleri bu hikâyeler, aslında en eski Türk mitolojisinin ana
    çizgileriyle bir benzerlik göstermiyorlardı. Fakat ne yapsınlar ki,
    onlar da müslüman olmuşlardı ve müslümanlığı, yalnızca X. yüzyılda
    değil; ta Oğuz Han zamanından beri tanıdıklarını ve bildiklerini
    göstermek istiyorlardı. Müslüman tarihçiler, Oğuz-Han'ın yaşadığı çağlar
    hakkında da, bize bazı bilgiler verirler. Meselâ Hiveli meşhur Ebul Gazi
    Bahadır Han'a göre Oğuz-Han, zamanımızdan 5000 sene önce yaşamıştı. "En
    önemli nokta da şu idi ki, Ebul Gazi Bahadır Han Oğuz-Han'ı, İran'ın en
    eski atalarından daha önceye koyuyor ve Türkleri, bir millet olarak
    İran'lılardan daha eski tutuyordu. Bu efsaneler Türklerin, İslâmiyeti ve
    Allah'ı, 5000 sene önceleri ve hatta insanlığın ilk yaratılış
    sıralarında tanıdıklarını, söylemek istiyorlardı". Henüz daha
    müslümanlığın ne demek olduğunu bilmeyen Türkler "Allah" sözünden
    habersiz idi. Eski Türk tarihçilerine göre, "Allah" sözünün
    manasını anlamayan Türkler, Oğuz-Han'ın şiir okuduğunu veyahut da şarkı
    söylediğini zannederlermiş. Bunlar da, Müslüman Türkler tarafından, bir
    Türk olarak uydurulmuş, düzenlenmiş ve geniş halk kitleleri arasında
    yayılmış hikâyelerdi.




    Öyle anlaşılıyor ki Türkler, İslâmiyetin
    öncülüğünü, Araplara ve hatta Peygambere bile vermek istemiyorlardı. Bu
    duruma göre, "Oğuz-Han Türklerin ilk ve en eski peygamberleri
    oluyordu. Gerçi bu da, İslâmiyetin esaslarına aykırı idi. Fakat Türk
    kitlelerinin, milliyet ve üstünlük hislerini göstermesi bakımından
    bizler için bir önem taşıyordu".




    8. YER VE GÖK VARLIKLARININ OĞUZ'UN
    OĞLU OLMALARI




    "Gök ve yerin türlü varlıkları,
    Oğuz-Han'ın oğulları oluyorlardı":




    Oğuz-Han, "gökten bir ateş gibi, ışık
    hâlesi içinde inen göğün kızı" ile evlendikten sonra, üç oğlu
    olmuştu. Bu oğullarının adları, "Gün-Han", "Ay-Han" ve "Yıldız-Han"
    koyması, bize çok şey ifade eder. Zaten göğün belli başlı varlıkları,
    güneş, ay ile yıldızlar idiler. Ağaç koğuğunda bulduğu yerin kızından
    da, yine üç oğlu oluyordu. Bunların adını da "Gök-Han", "Dağ-Han"
    ve "Deniz-Han" koyuyordu. Burada Türk mitolojisi ile Türk düşünce
    düzeninin, çok önemli bir meselesi ile karşılaşıyoruz. Yerin kızından
    doğan çocuklardan birinin adı "Gök-Han" idi. Ayrıca "Gök-Han"
    yerin kızının çocuklarının, en büyüğü idi. Yerin kızından, "Gök-Han"
    ın doğmuş olması, ilk bakışta bizi şaşırtıyordu. Halbuki bu kitapta sık
    sık söylediğimiz gibi gök kubbesi, aslında Türklerce, maddî bir varlık
    gibi düşünülüyordu. Türkler gök kubbesini uzaydan ayrı düşünüyorlardı.
    Asıl gök, güneş ve ay ile yıldızların dolaştıkları, uzay idi. Eski
    Göktürk kitabelerinde de söylendiği gibi: Tanrı, gök ile yeri
    yarattıktan sonra, ikisi arasında da, insanoğlunu yaratmıştı. Yer ile
    göğü yaratan Tanrı, gök kubbesinin üstünde ve sonsuz feza içinde
    bulunuyordu. Eski Türkler göğe, "Tengri" derlerdi. "Tengri", hem
    "gök" ve hem de "Yüce-Tanrı" anl----- geliyordu. Ama onlar, gök
    kubbesini anlatmak isterlerken, "Kök Tengri" derler ve böylece,
    gök kubbesini, esas büyük Tanrıdan ayırırlardı. Bu çok eski Türk
    düşüncesinin izlerini, Oğuz destanında da, bulmamız bizi
    sevindirmektedir. "Çünkü, Türk düşünce düzeni, yüzyıllar boyunca
    değişmemiş ve ana çizgileriyle üç kıt'a üzerinde yaşamıştı".






    Burada önümüze çok önemli bir mesele de
    çıkmaktadır: bazılarına göre, "Gün-Han", güneşin hanı; "AY-Han" ise,
    ayın hanı şeklinde açıklanmıştır. Onlara göre Türkler, güneşte de bir
    dünyanın olduğunu düşünmüş olmalı idiler. Oğuz-Han, en büyük oğlunu da
    güneşe bir Han olarak tayin etmiş olmalıydı. Bu düşünce tarzı, oldukça
    sakat ve yanlıştır. "Oğuz-Han'ın oğulları güneşin, ayın ve
    yıldızların hanları değil; bilâkis güneş, ay ve yıldızların ta kendileri
    idiler. Gerçi Oğuz-Han, yine insanoğlu sayılan Türk milletinin, bir
    atası idi. Fakat Oğuz destanında Oğuz-Han, yanlnızca Türk milletini
    temsil etmiyor; aynı zamanda göğün ve yerin bütün varlıklarını da, kendi
    adı ve soyları altında topluyordu. Görülüyor ki, bir efsane gibi ve Türk
    milletinin türeyişi şeklinde karşımıza çıkan Oğuz-Kağan destanı, bütün
    kâinatın oluş ve türeyiş mitolojisi halinde görünüyordu. İşte Oğuz-Han
    destanının, bizce en önemli olan özelliği bu idi. Sonradan bu altı
    oğullar dörder oğul daha türeyerek, 24 Oğuz boylarını meydana
    getireceklerdi".




    9. OĞUZ DESTANINDA "AİLE DÜZENİ"





    "Oğuz efsanesinde görülen aile düzeni,
    daha çok 'Baba ailesi' ile ilgili idi":




    Şimdiye kadar sosyologlar aileleri,
    başlıca iki bölüm içinde incelemişlerdir. İlkel kavimlerde daha çok "Ana
    ailesi" görülüyordu. Fakat cemiyet ilerledikçe ve içtimaî seviye
    yükseldikçe "Baba ailesi" ne doğru bir gidiş vardı. Daha doğrusu
    Ana ailesi geriliği, Baba ailesi ise, bir toplumun olgunluğunu
    gösteriyordu. Bazı Moğol efsanelerinde, ana ailesinin izlerini görmüyor
    değiliz. Meselâ Cengiz-Han'ın atası kocasız bir kadın idi. Gökten inen
    sarı bir ***** şeklindeki hayvandan hâmile kalmış ve Moğol ulusunu
    meydana getirmişti. Türklerde ve Türk mitolojisinde, böyle bir "Ana-Ata"
    ya rastlamıyoruz. Türk mitolojisinin bütün ataları, - hatta istisnasız
    olarak - hep erkek ve büyük bahadır idiler. Burada da, Oğuz-Han'ın
    çocuklarının hepsi, erkek olarak doğmuşlar ve Türk milletine birer baba
    olarak meydana getirmişlerdi. Şunu da söylemekte fayda vardır: Eski
    Roma'da "Baba ailesi", kayıtsız ve şartsız olarak, babanın
    hakimiyeti altında idi. Baba oğlunu satabilir ve öldürebilirdi. Ama
    Türklerde, böyle bir baba ailesi görmüyoruz. Oğuz-Han babasını bile,
    müslüman olmadı diye öldürmüş ve ona karşı gelebilmişti.





    10. OĞUZ'UN TOPLUM DÜZENİ "ZAMAN
    BİRİMLERİNE" GÖRE




    "Oğuz-Han'ın oğulları ile boylarının
    sayıları birer takvim rakamları idiler":




    Oğuz destanı, eski Türk düşünce ve
    toplumunun, mantık üzerine kurulmuş düzenlerini göstermesi bakımından,
    büyük bir öneme sahiptir. Eski Türkler, İranlılar veya Hintliler gibi,
    hesapsız ve düzensiz düşünmüyorlardı. "Türk düşüncesinin her yönü,
    matematik bir mantık üzerine kurulmuş ve bu, topluma da sıkı bir
    disiplin ile benimsetilmişti". Oğuz Han'ın altı oğlu vardı. Göğün
    kızından doğan çocuklar Boz-Ok bölümünü; yerin kızından doğanlar da,
    Üç-Ok bölümlerini meydana getiriyorlardı. Bu yolla altı çocuk, ikiye
    bölünmüş ve üçlü bir düzen meydana getirilmişti. Yani 12 saatin, 12 ayın
    ve hatta 12 burcun yarısı olan çocuklar, yine bölümlere ayrılıyorlar ve
    takvim biriminin bir çeyreğini meydana getiriyorlardı. Bütün rakamlar 12
    ile 24 sayılarını bölen, birimler idiler. Aslında eski Türklerde çoğu
    zaman bir sene 12 ay değil; 24 ay idi. Bu da ayın, onbeş günlük
    devrelerine göre hesaplanıyordu. Nitekim Oğuz Han'ın da 24 torunu vardı.
    Eski Çin takviminde üç, altı, on iki ve yirmi dört rakamları yalnız bir
    zaman birimi olarak değil; aynı zamanda kutsal sayılar olarak da, büyük
    bir öneme sahip idiler. Eski Çin'de, "zaman ve mekân birimleri",
    birbirine uyduruluyor ve zamanla mekân arasında, bir birlik meydana
    getiriliyordu. 12 ay ve 24 saat, Çin imparatorluğu içinde de, 12 eyâlet
    ile 24 vilâyetin meydana gelmesini gerektiriyordu. Bunları söylemekle
    Türkler, Oğuz Kağan destanını, Çin düşüncesine göre düzenlemişlerdir,
    demek istemiyoruz. Türklerin de kendilerine göre bir takvimi vardı;
    Çinlilerin de. Aslında Türk takvimi, zaman zaman Çin'e tesir etmiş ve
    Çin kültüründe de büyük bir önem kazanmıştı. Fakat mitoloji
    tetkiklerinde, başlıca problemlerin daha iyi anlaşılabilmesi için,
    mukayeseli araştırmalar yapmak ve örnekler vermek, çok faydaladır.






    "Oğuz Han destanındaki 'takvim
    rakamları', Türk devlet teşkilâtı ile ordu düzeninde de görülüyordu":





    Oğuz destanı, yüzyıllar ve hatta binyıllar
    boyunca, Türk halkları tarafından söylenmiş ve anlatılmış, uydurma bir
    masal değildi: "Onu meydana getiren düşünce düzeni, yalnızca Türklerin
    gönüllerinde ve kalplerinde yaşamamış; aynı zamanda, topluma düzen ve
    disiplin veren bir ilham kaynağı halinde devam etmişti". Meselâ Büyük
    Hun imparatoru Mete'nin ordusu, 24 tümenden meydana geliyordu. Bu 24
    tümen, 6 köşeye bağlı idi. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu gibi. Bu 6 köşe de,
    ikiye ayrılıyorlardı. "Sağ" ve "Sol" adlar ile,
    imparatorluğun "Doğu" ile "Batı" yönlerini, aralarında
    bölmüş bulunuyorlardı. Atilla'nın Macaristanda büyük bir imparatorluk
    kurması, düzenli ve disiplinli orduları ile dehşet vermesi,
    Avrupalıların toplum düzenlerinde de, yeni yeni değişiklikler meydana
    getirmişti. Birçok Cermenler, Atilla'nın emrinde çalışmışlar ve Atilla
    Hunlarından, pek çok şey öğrenmişlerdi. Atilla, M.S. 450 de ölüp
    gitmişti. Fakat O'nun adı, Cermen ve İskandinav efsanelerinden,
    yüzyıllar boyunca silinmemişti. Hep, Atilla'nın harplerinden ve ordu
    düzeninden, bahsedilir olmuştu. Bu zaman kadar "yüzlük", "binlik"
    ve "Onbinlik", ordu birimlerini bilmeyen Cermen'ler, Atilla'nın
    ölümünden sonra, yalnız kendi ordularını değil; köy ve şehirlerini bile,
    bu prensiplere göre düzenlediler. Atilla'nın ordularından bahseden
    İskandinav efsaneleri, O'nun 24 tümeninden ve 6 ordusundan söz
    açıyorlardı. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu ve 24 torunu gibi, bütün bunlar
    bize gösteriyor ki, "Oğuz Kağan destanı zihinlerde ve hayallerde
    yaratılmış bir hikâye değil; Türk toplumunu anlatan ve yansıtan bilgiler
    idiler".




    11. TÜRK DEVLETİ DÜNYA DEVLETİ İDİ





    "Eski Türkler yeryüzünü bir Türk
    devleti, Oğuz Kağanı da bütün insanlığın bir hükümdarı olarak
    düşünüyorlardı":




    Oğuz Han, 6 oğlunu toplamış ve onlara,
    birçok öğütler vermişti. Bundan sonra beyleri ile, milletini de biraraya
    getirerek, büyük şölenler ile ziyafetler verdiğini de görüyoruz. Eski
    Türk Kağanları, savaşlardan önce ve sonra bütün milleti toplar ve
    onlara, büyük ziyafetler verirlerdi. Bu toplantılar aynı zamanda, birer
    "kurultay" ve "danışma" toplantıları idiler. Uygurların
    Oğuz destanına göre, Oğuz-Han konuşmağa başlamış ve kendi devletini
    tarif etmişti. O'na göre:




    "Yukarıda gök, kendi devletinin bir
    çadırı gibi idi. Güneş de Oğuz-Kağan devletinin bir bayrağı olacaktı".
    Zaten eski Göktürk yazıtları da öyle diyorlardı: "Yukarıdaki mavi
    gök, aşağıdaki yağız yer yaratıldığında ikisi arasında da insanoğlu
    yaratılmış insanoğlunun üzerine de, atalarımız Bumın-Kağan ile
    İstemi-Kağan, Han olarak oturmuşlar". Göktürk devletini kuran Bumın
    ve İstemi-Kağan, yalnızca Türk milletinin değil; gök ile yer arasında
    yaşayan, bütün insanlığın hükümdarları idiler. Onlar, bu tahta Tanrı
    tarafından oturtulmuş ve bütün yeryüzünü idare etme yarlığı da, yine
    Tanrı tarafından onlara verilmişti. Bu fikir, Türklerin yalnızca devlet
    idare etme düşüncelerinde değil; Türk dininin çok eski prensipleri
    içinde de bulunuyordu. Büyük Hun Devleti ile, daha sonraki Türk
    devletlerinde, bu düşüncenin türlü ve sayısız örneklerini bulabiliyoruz.






    "Oğuz-Kağan'ın akınları, sonraki
    Türkler tarafından, kendi bilgilerine göre, ilâve edilmiş bölümlerdi":






    Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz konular,
    Oğuz-Kağan destanının esasını meydana getiren bölümlerdi. Artık bundan
    sonra, Oğuz Han'ın akınlarından söz açılır ve nereleri zaptettiği, geniş
    olarak anlatılmağa çalışılır. Uygurlar, Oğuz-Kağan'a, kendi bildikleri
    memleketleri akınlar yaptırırlar ve oraları aldırırlardı. Uygurlar, İran
    ve Hindistan bölgelerini çok iyi tanımıyorlardı. Güney Rusya Türkleri
    hakkında da pek fazla bilgileri yoktu. Cengiz-Han imparatorluğu
    kurulunca, âdeta bütün imparatorluk içinde, Oğuz-Kağan destanını yazmak
    ve söylemek bir moda haline gelmişti. Bu sebeple, çok daha geniş ve
    büyük Oğuz-Kağan destanlarının yazılmaya başlandıklarını görüyoruz.
    Cengiz-Han İmparatorluğu, Anadolu dahil, Macaristan ovalarından
    Japonya'ya ve daha güneyde de, Endenozya'ya kadar uzanıyordu. Bu
    sebeple, aynı çağda yaşayan Türkler ve İranlı yazarlar, bu bölgeler
    hakkında, gayet geniş bilgilere sahip idiler. Bu çağda Oğuz-Han, artık
    Cengiz-Han'ın yerine konmuştu. Cengiz-Han nerelere gidip, zaptetmiş ise,
    Oğuz-Han'a da, O'nun gibi akınlar yaptırılmıştı. Cengiz-Han gençliğinde
    akıllı bir eşkiyadan başka bir kimse değildi. Yol kesmek, haraç almak ve
    para toplamak, O'nun en ileri gelen özelliklerinden biri idi. Bu sebeple
    geniş bölgeler elde edip, büyük bir devlet kurduktan sonra,
    gençliğindeki haraç sistemini, yeni imparatorluğuna da uygulamış ve buna
    göre, bir idare düzeni meydana getirmişti. Cengiz-Han herşeyden önce,
    bir memleketin vergilerinin toplanmasına önem verir ve memurlarını, bu
    amaca uygun olarak tayin ederdi. Cengiz-Han çağındaki Oğuz-Kağan
    destanlarında artık Oğuz Kağan değişmişti. Zaptettiği yerlere vergi
    memurları gönderiyor ve alınan vergileri de, tıpkı Cengiz-Han gibi,
    gözden geçiriyordu. Aslında ise, eski Türk devletlerinin teşkilâtı ile,
    Cengiz-Han'ın kurduğu bu yeni düzen arasında, büyük ayrılıklar vardı.
    Hiç şüphe yok ki, eski Türk Kağanları da, zaptettikleri yeni
    memleketlerden gelecek vergilere, büyük önem veriyorlardı. Fakat
    devletin idaresinde, hakim olan tek ve en önemli prensip, vergi toplamak
    değildi. Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı daha çok eski Türk devlet
    teşkilâtını andıran bir şekilde konuşuyor ve eski Türk kağanlarının,
    gerçek düşüncelerini yansıtıyordu.




    12. OĞUZ KAĞAN DESTANININ EN ESKİ
    BÖLÜMLERİ




    "Arabanın icâdı":




    Göktürklerin türeyişleri ile ilgili
    efsanelerde, ateş gibi insanlığa faydalı olan şeyleri icâd eden
    atalardan, söz açılıyor ve bunlara büyük bir önem veriliyordu. Zaten
    ateş, tuz, araba v.s. gibi, insanlığın gelişmesine yardım etmiş
    unsurlarla aletlerin icadları, bütün dünya mitolojilerinde, en eski ve
    öz kalıntılar olarak kabul edilmişlerdir. Türklerin Kanglı boyu,
    tarih boyunca büyük bir şöhret yapmış ve Türk kavimleri arasında, önemli
    bir yer tutmuştu. İlk bakışta Kanglı sözü, bir nevi bizim kağnı,
    yani "kağnı arabası" deyimini andırıyordu. Bütün mitolojilerde
    olduğu gibi, Türk Mitolojisinde de, sözlerin dış görünüşlerine göre,
    bazı benzeştirmeler yapılmıştır. Bu sebeple Oğuz Kağan destanında,
    kağnı arabasının icâdından söz açılırken, Kanglı boyu ile bir ilgi
    kurulmuştu. Uygur Türkçesi ile yazılan Oğuz destanında, Kağnı'nın icâd
    edilişi, şöyle anlatılıyordu:







    Çürced Kağan'ı aldı, halkıyla ulusunu,


    Yoketmek için geldi, Oğuz-Han ulusunu.

    Başgeldi Oğuz-Kağan, basdı Çürced Hanı'nı,

    Ok ile kılıç ile, döktü düşman kanını.

    Oğuz öldürdü onu, kesti hemen başını,

    Böldü ganimetleri, tâbi kıldı halkını.

    Oğuz'un askerleri, beyleri bütün halkı,

    Düşmanda ne bulursa, toplayıp hep tüm aldı.

    Atlar ile öküzler, katırlar az gelmişti.

    Yığılmış yükler ise, ta dağları geçmişti.

    Oğuz'un bir eri vardı, akıllı tecrübeli,

    Barmaklığı-Çosun-Billig, yatkındı işe eli.

    Bir kağnı arabası, yapıp koydu içine,

    Oğuz'un bu ustası, devam etti işine.

    Kağnıyı çekmek için, canlı öne koşuldu,

    Cansız alıntılar da, üzerine konuldu.

    Oğuz'un beyleriyle, halkı şaştılar buna,

    Onlar da kağnı yaptı, özenmişlerdi ona.

    Kağnılar yürür iken, derlerdi: "Kanğa! Kanğa!"

    Bunun için de dendi, artık bu halka "Kanğa".

    Oğuz bunu görünce, güldü kahkaha ile,

    Dedi: "- Cansızı çeksin, canlılar Kanğa ile!"

    "Adınız Kanğaluğ olsun, belğeniz de araba!"






    Bıraktı onları da, gitti başka tarafa.
    Oğuz-Kağan, Mançurya Bölgesindeki kavimlere akın yaptığında, çok mal
    elde etmiş; fakat bunları, atlarla taşıyamamıştı. Bunun üzerine,
    Oğuz-Kağan'ın akıllı beylerinden birisi, bir araba yaparak, malların
    hepsini arabalara doldurmuş ve Oğuz-Kağan'ın yurduna kadar taşımıştı.
    Oğuz-Kağan, böyle yeni bir icâdı görünce, çok sevinmiş ve bu beyinin
    soyundan gelen boylara da "Kangalı" yani "Kağnılı" adını
    vermişti. Tabiî olarak bu, nihayet bir efsane ile sözlerin
    benzeştirilmesinden başka bir şey değildi. Türkler çok eski çağlarda,
    tekerlek ile arabayı icâd ederek kullanmışlardı. Çok eski çağlarda
    herhalde, "Kanglı" kavim adı da vardı. Fakat kendileri, henüz daha
    ortada yok idiler. Çünkü Türk boyları, zaman zaman çoğaldıkça
    bölünüyorlar ve eski adlar alarak, yeniden ortaya çıkıyorlardı. M.S. V.
    yüzyılda, Ortaasya tarihinde önemli bir rol oynayan bazı Türk
    kavimlerine Çinliler, "Yüksek arabalı kavimler" adını
    veriyorlardı. Çinlilerin bunlara, Yüksek arabalı" demelerinin sebebi,
    herhalde onların arabalarının yüksek, yani tekerleklerinin büyük
    olmasından ileri geliyordu. Çin tarihleri, kendilerine benzeyen
    kavimlerden ve eşyalardan söz açmazlardı. Öyle anlaşılıyor ki, Türklerin
    bu arabaları, Çin'de kullanılan arabalara nazaran, çok daha büyük ve
    yüksek idiler. "Büyük tekerlekli arabalar birçok bakımlardan faydalı
    ve elverişli idiler". Çamurlu bölgelerde ve engebeli arazilerde,
    büyük tekerlekli arabaları kullanmak, daha kolay oluyordu. Eski Türkler
    çadırlarını yalnızca yere kurmaz, aynı zamanda arabalar üzerine de
    oturturlardı. Bu arabalar, akınlarda da orduların peşinden
    ayrılmazlardı. Oğuz-Kağan destanında da görüldüğü gibi, harbe giden Türk
    ordularının arkasından, aileleri taşıyan arabalar ve kervanlar da
    yürürlerdi. Oğuz-Kağan destanına göre böyle ordu düzenleri, yalnızca çok
    eski çağlarda görülüyordu. Bununla beraber, daha sonraki çağlarda,
    meselâ Göktürk ve hatta Cengiz-Han akınlarında bile hatunlar, Hakanlar
    ile beylerin arkalarından gelirlerdi.




    "Türkler ilk geminin yapılışı":





    Oğuz-Han'ın bir beyi, İtil, yani Volga
    nehrini geçerken kendisine bir kayık yapmıştı. Bu kayık veya gemi
    sayesinde, Oğuz-Han'ın orduları nehrin karşı kıyısına geçerek, düşmanı
    mağlûp etmişlerdi. Kayığı icâd etme motifi de, her halde Türk
    mitolojisinin, en eski kalınıtılarından biri olsa gerektir. Eski
    Türkler, denizci bir millet değillerdi. Bununla beraber kendi
    ülkelerinde de, birçok geniş nehirler ile göller bulunuyordu. Uygur
    türkçesi ile yazılmış Oğuz Kağan destanı, Türklerin gemi veya salı icâd
    etmelerini şöyle anlatıyordu:







    İdil adlı bu ırmak, çok çok büyük bir
    suydu,

    Oğuz baktı bir suya, bir de beylere sordu: "-

    Bu İdil sularını, nasıl geçeceğiz, biz?"

    Orduda bir bey vardı, Oğuz Han'a çöktü diz.

    Uluğ-Ordu-Beğ derler, çok akıllı bir erdi,

    Bu yönde Oğuz Han'a yerince akıl verdi.

    Baktı ki yerde bu beğ, çok ağaç var çok da dal,

    Kesti biçti dalları, kendine yaptı bir Sal.

    Ağaç sala yatarak, geçti İdil nehrini,

    Çok sevindi Oğuz-Han, buyurdu şu emrini:

    "- Kalıver sen burada, halkına oluver bey!

    "Ben dedim öyle olsun, densin sana Kıpçak-Beğ!"








    Tabiî olarak diğer Oğuz destanlarında,
    Kıpçak-Beğ'in doğuşu ve bey oluşu daha başka türlü anlatılmaktadır.




    "Dünyamıza soğuk rüzgârlar gönderen
    'Buz-Dağı' motifi, Oğuz destanında da görülüyordu":






    Karluk Türklerinin meydana gelişleri ile
    ilgili bölüm de, bazı önemli meselelerle karşılaşıyoruz. Uygur türkçesi
    ile yazılmış Oğuz destanında, Karluk Türklerinin ortaya çıkışları şöyle
    anlatılıyordu:







    Oğuz-Kağan baktı ki, erkek kurt önler
    gider,

    Ordunun öncüleri, Gökkurt'u gözler gider,

    Görünce Oğuz bunu, ne çok sevinmiş idi,

    Alaca aygırını, çabucak binmiş idi.

    Apalaca aygırı, Oğuz severdi özden,

    Ama at dağa kaçtı, kaybolup gitti gözden,

    Bu dağ buzlarla kaplı, çok büyük bir dağ idi,

    Soğuğun şiddetinden, başı da ap ağ idi.

    Çok cesur çok alp bir bey, ordu içinde vardı,

    Ne Tanrı ne Şeytandan, korku içinde vardı.

    Ne yorgunluk ne soğuk, erişmez idi ona,

    Bu bey dağlara girdi, dokuz gün erdi sona.

    Aygırı yakaladı, memnun etti Oğuz'u,

    Atamadı üstünden, dağlardaki soğuğu.

    Olmuştu kardan adam, kar ile sarılmıştı,

    Oğuz onu görünce, gülerek katılmıştı.

    Dedi: "Baş ol beylere, artık sende burda kal!

    "Sana Karluk diyeyim, ölümsüz adını al!

    Çok mücevher, çok altın, hediye etti ona,

    Bir bey yaptı Karluk'u, devam etti yoluna.






    Eski Türk Kağanlarının atları, büyük bir
    önem taşırlardı. Türk tarihinde, 60 veya 100 kilometre koşan, Mete'nin
    atı gibi efsaneleşmiş birçok atlara da rastlıyoruz. Elbette ki
    Oğuz-Kağan, kaçak atını orada bırakıp gidemezdi. Ama, o nasıl bir attı
    ki, buzlarla örtülü büyük bir dağ içine kaçmış ve peşindekileri de
    günlerce uğraştırmıştı. Onu yakalayıp getiren insanlar bile, baştan
    aşağıya kadar kardan bir adama dönmüşlerdi. Oğuz-Kağan destanlarında bu
    dağa, "Muz-Tak", yani "Buz-Dağı" adı veriliyordu. Atı dağda bulup
    getiren bey de, kardan bir adam şekline girdiği için, Oğuz Kağan
    tarafından "Karluk yani Karlık" adı ile adlandırılmıştı. Sonraki güçlü
    ve şöhretli Karluk kabileleri, bu adamın soyundan geleceklerdi. Eski
    Altay efsanelerine bir göz attığımız zaman da, böyle Buz dağlarını Türk
    Mitolojisi içinde görebiliyoruz. Altay Türklerine göre, Kuzeyden esen
    soğuk ve buzlu rüzgârlarının geldikleri bir dağ vardı. Altay Türkleri,
    soğuk kuzey rüzgârlarının, "Muz-Tak"adlı buzlarla kaplı bir "Buz-Dağı"ndan
    geldiğine inanıyorlardı. Bu Buz Dağı dünyanın kuzeyini baştan başa
    kaplamıştı. Buz dağının üzerinde de, yine "Buz" adı ile adlandırılan,
    büyük devler yaşıyorlardı. İlk bakışta, Altay efsanelerindeki Buz Dağı
    motifleri, Himalaya dağları ile kar adamları efsaneleri hatırlatır gibi
    idiler. Ama Türk Mitolojisindeki Buz Dağları herhalde yerli olarak,
    Türklerin zihinlerinden doğmuş ve nihayet insan düşüncesinin, bir gereği
    gibi oluşmuş ve gelişmiş olmalıydılar. Bunları söylemekle, Oğuz-Kağan
    destanındaki, "Buz-Dağ"ın Altay efsanelerindeki Buz-Dağı ile aynı
    olduğunu ifade etmek istemiyoruz. Gerçi daha sonraki "Boz-Ok"
    Oğuzlarının yurtlarında da, "Buz-Dağ" adını taşıyan bazı dağlar
    vardı. Ama mitoloji incelemeleri yapan bir kimsenin, diğer efsaneleri de
    gözönünde tutarak, karşılaştırmalar yapması, zorunlu görünmelidir. Eski
    Oğuz yurdunda da Buz-Dağları olabilirdi. Fakat bu dağlar, ne de olsa
    insanların zihinlerinde, efsaneleşmiş ve gerçek mahiyetlerini
    kaybetmişlerdi.




    13. OĞUZ DESTANINDA "***** BAŞLI"
    İNSANLAR




    Oğuz Kağan destanlarının önemli bir bölümü
    de, "***** başlı insanlar"ın ülkelerine yapılan akınlardı.
    Türkler bu kavimlere, "İt-Barak" adı veriyorlardı. "İt" sözü,
    eski Türklerde de, ***** anl----- geliyordu. "Barak da, bir nevi
    köpekdi". Bazılarına göre, "Siyah ve tüylü bir ***** cinsi"
    idi. Fakat bu ***** de, herhalde başlangıçlarda, efsanevi bir *****
    olmalı idi. Oğuz Kağan destanlarına göre, "İt Barak'ların memleketi,
    kuzey-batıya doğru uzanan, karanlık ülkeleri içindeydi. Oğuz-Han,
    'İt-Barak' lara karşı bir akın yapmış; fakat mağlûp olarak, dağlar
    arasındaki bir nehrin ortasında bulunan, küçük bir adacığa sığınmak
    zorunda kalmıştı. Bu adacıkta, savaşta ölen askerlerinden birinin karısı
    da, bir çocuk doğurmak zorunda kalmıştı. Fakat buraya sığınan Oğuz
    Han'ın, ne bir çadırı ve ne de bir evi vardı. Kadın, ağaç koğuğuna
    girmiş ve orada çocuğunu doğurmak zorunda kalmıştı. Oğuz-Kağan, kadının
    esenlikle doğum yapmasına sevinmiş ve çocuğa da, Kıpçak adını vermişti".
    Eski Türk efsanelerine göre "Kıpçak" sözü, "ağaç koğuğu"
    anl----- geliyordu. Bildiğimiz üzere "Kıpçak" lar, Altay
    dağlarının batısından, ta Güney Rusya içlerine kadar uzanan, büyük Türk
    kitleleri idiler. Herhalde Kıpçak sözü de, çok eski çağlardan beri
    meydana gelmiş, bir kavim adı olmalıydı. Fakat Türk destanlarını
    yazanlar, Kıpçak'la "ağaç koğuğu" arasında bir benzerlik
    bulmuşlar ve bu yolla, Kıpçak Türklerinin türeyişlerini anlatmak
    istemişlerdi. Az önce de söylediğimiz gibi, "Oğuz-Kağan, ikinci
    karısını bir göl ortasında bulunan küçük bir adacıktaki ağaç koğuğunda
    bulmuştu". Uygurların türeyiş efsanesinde de, "Eski Uygur ataları,
    iki nehir ortasında bulunan bir odacıktaki, kayın ağacından"
    doğmuşlardı. Bu örneklerden de kolayca anlaşılıyor ki, bir tarih olayı
    gibi gösterilen bu akınlarda, Türk mitolojisinin çok eski ve müşterek
    motifleri, sık sık görülebiliyorlardı:







    Türkler "Barak" derlerdi, Kara tüylü
    köpeğe,

    Böyle ad verirlerdi, büyük soylu köpeğe.

    Aslında efsaneler, bir ***** anarlardı.

    Onu da köpeklerin, atası sayarlardı.

    Bu ***** soylu idi, çok büyük boylu idi,

    Av çoban köpekleri, hep onun oğlu idi.

    Kuzey-batı Asya'da güya "İt-Barak" vardı,

    Türklerse İç Asya'da, onlara uzaklardı.

    Başları ***** imiş, vücutları insanmış,

    Renkleriyse karaymış, sanki Kara Şeytanmış.

    Kadınları güzelmiş, Türklerden kaçmaz imiş,

    İlâç sürünürlermiş, ok mızrak batmaz imiş.

    Destanda denilmiş ki, Oğuz-Han yenilmişti,

    Bir adaya sığınıp toplanıp derilmişti.

    On yedi sene sonra, Oğuz onları yendi.

    Kadınlar yardım etti, orada savaş dindi.

    Oğuz bu bölgeleri, "Kıpçak-Beğ" e il verdi,

    Bunun için Türkler de, oraya "Kıpçak" derdi.






    Gerçi, bu efsane idi. Fakat içinde tarih
    olayları da yatmaktaydı. Öyle anlaşılıyor ki, bu bölgedeki güzel
    kadınları Türkler almışlar ve onlardan da, yeni bir nesil meydana
    getirmişlerdi. Belik Kıpçağın annesi de, güzel bir İt-Barak kadınından
    başka bir kimse değildi. Sonradan Kıpçak, Oğuz-Kağan tarafından bu
    bölgelere tayin edilmiş ve kuzey ülkeleri, hep onun soyları tarafında
    idare edilmişti. "Kıpçak'lar da Türkçe konuşuyorlar ve Türk kültürüne
    sahip idiler". Fakat Oğuz destanı, Kıpçağı Oğuz-Han'ın soyundan
    değil, nihayet askerlerinden birisinin neslinden getiriyordu. Kıpçak
    kuzeylere gitmiş, orada soyları türemiş ve yerlilerle karışarak, yeni
    akraba bir Türk kavmi meydana getirmişti.




    "Köpekbaşlı insanlara Avrupa ve Hint
    mitoloilerinde de rastlanıyordu". Eski Yunan mitolojisinde de, *****
    başlı insanlarla ilgili, birçok efsanelere rastlıyoruz. Daha sonraki
    Avrupa mitoloji de, ***** başlı insanlara, zaman zaman yer vermişti.
    Avrupalılar, bu ***** başlı kavme, "Borus" adını veriyor ve
    onların, bugünkü Finlandiya ile Rusya'nın kuzey kısımlarında
    yaşadıklarını söylüyorlardı. Oğuz-Kağan destanındaki "İt-Barak"lar
    da aşağı yukarı, aynı bölgelerde idiler. Bu bakımdan, Avrupa ve Yunan
    Mitolojisi ile Türk Mitolojisi arasında, bir benzerlik ve bir bağ
    meydana gelmektedir. ***** başlı insanlar motifi, herhalde Türkler
    arasına, dışarıdan gelmiş bir efsane olmalı idi. Fakat Türkler, köpeğe
    önem vermezlerdi. *****, Türklere göre, aşağı bir hayvandı, bunun için
    de Türk Mitolojisi, ***** başlı insanları daima küçük görmüştü. *****
    başlı insanlarla ilgili efsaneleri, Hindistan'da ve güney bölgelerinde
    de görüyoruz. Hint Mitolojisi zaman zaman, köpeğe daha fazla önem
    vermişti. Bu sebeple Hindistan'daki ***** başlı insanlar, aşağı bir
    sınıfı değil; soylu Hintlileri temsil ediyorlardı. Motifin, eski
    Yunan'da ve Avrupa'da görülmüş olmasına rağmen, Türklerde de bunların
    benzer şekillerini görmüyor değiliz. Meselâ Doğu Göktürk devletinin
    önemli bir bölümünü meydana getiren Tarduş Türklerinin ataları da, "Başı
    kurt ve vücudu insan olan" bir kimse idi. "***** başlı insanlara,
    Çin efsanelerinde de büyük bir yer verilmişti. Çin'in kuzeyinde ve
    Mançurya'da oturan bazı kavimler Çinlilere göre ***** başlı idiler. Bu
    efsaneler Çin'de, çok daha eski çağlarda başlamıştı. Hatta diyebiliriz
    ki, Çin'in ***** başlı efsaneleri, Yunanistan'daki efsanelere nazaran
    daha eski idiler". Mançurya'nın kuzeyinde oturan iptidaî Moğollar,
    köpeğe büyük bir önem verirlerdi. Onlarca *****, hem kutsal ve hem de
    kendi milletlerinin atası idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan destanına *****
    başlı insanlar motifinin, Çin'den mi, yoksa Avrupa'dan mı geldiğini,
    kolayca kestirmek mümkün olamamaktadır. Cengiz-Han devrinde yazılmış
    olan Oğuz destanları, daha çok Batı ile ilgileri olan yazarlar
    tarafından kaleme alınmışlardı. Bu sebeple Oğuz destanlarında *****
    başlı insanlar, Kuzey Rusya ile Finlandiya'da gösteriliyorlardı.
    Elimizde bu konu ile ilgili, daha eski kaynaklarımız maalesef yoktur.
    Buna rağmen, eski Türk destanlarında, güya Kuzey Mançurya'da yaşayan "*****
    başlı" insanlardan da söz açılıyordu.




    14. "ALTIN YAY" VE "ÜÇ GÜMÜŞ OK"




    "Oğuz-Kağan'ın altı oğlu hükümdarlık
    sembolü olan, "altın bir yay" ile ""üç gümüş ok"u, avda bulup
    getirmişlerdi":






    Altından yapılmış bir yay ile üç gümüş
    okun, Oğuz'un oğulları tarafından bulunuşu, hemen hemen bütün Oğuz
    destanlarında yer almaktadır. Tabiî olarak, ayrı yer ve zamanlarda
    yazılmış olan Oğuz destanlarında, bu konuda da ufak değişiklikler
    görmüyor değiliz. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz destanı, yayla
    okların daha önce, rüyada görüldüklerini yazıyordu. Bu çok güzel olay,
    şöyle olmuştu:







    Söz dışında kalmasın, bilsin herkes bu
    işi,

    Oğuz-Kağan yanında, vardı bir koca kişi,

    Sakalı ak, saçı boz, çok uzun tecrübeli.

    Soylu bir insan idi, akıllı düşünceli.

    Ünvanı Tüşimeldi, yani Kağan veziri,

    "Uluğ Türük" dü adı, Oğuz'un seçme eri.

    Altından bir yay gördü, uyur iken uykuda,

    Yayın bulunuyordu, üç gümüşten oku da.

    Ta doğudan batıya, altın yay uzanmıştı,

    Üç gümüş ok kuzeye, sanki kanatlanmıştı.

    Anlattı Oğuz-Han'a, uyanınca uykudan,

    Rüyayı tabir etti, içindeki duygudan,

    Dedi: "Bu düşüm sana, dirlik düzenlik versin!

    "Hakanıma inşallah, birlik güvenlik versin!

    "Rüyada ne gördüysem, Gök Tanrı'nın sözüyle,

    "Seni de öyle yapsın, Tanrı kutsal özüyle!

    "Yeryüzü hep insanla, dolup taşar boyuna,

    "Tanrım! Bağışlayıver! Oğuz-Kağan soyuna!"







    Eski tarih kaynaklarına göre ise olay
    şöyle olmuştu: "Oğuz-Han'ın altı oğlu bozkırlarda avlanırlarken,
    tesadüfen bir altın yay ile üç gümüş ok bulmuşlar ve bunları babalarına
    getirmişlerdi".





    Oğuz destanlarının en son metinlerinden
    biri sayılan, Hive'nin meşhur Türk hanı Ebülgazi Bahadır Han'ın eserinde
    ise durum şöyle anlatılıyordu:




    "Oğuz-Kağan bir vezirine, altın bir yay
    ile üç gümüş ok vermiş ve bunların ayrı ayrı yerlerde, bozkırlar içine,
    yarıya kadar gömülmesini emretmişti. Bey, Oğuz-Kağan'ın emrini yerine
    getirerek yayı, batıdaki bir bölgeye ve üç gümüş oku da doğuda yarı
    yerlerine kadar gömerek, gelmişti. Bundan sonra Oğuz-Kağan göğün
    kızından doğan üç oğlunu, yani Gün-Han, Ay-Han ve Yıldız-Han'ı batıya
    göndermişti. Yerin kızından doğan üç oğlunu, yani Gök Dağ ve Deniz
    Hanları da, avlanmak için, doğuya göndermişti.




  5. hiboa03
    Emekli
    Cengiz Kağan Destanı


    On üçüncü yüz yıl ortalarına doğru teşekkül etmeğe başlamıştır. En eski Oğuz ve
    Uygur soyuna ait
    bir kısım destanımsı söylentilerin, daha sonra diğer Türk
    Boyları arasında anlatılıp genişlemesi ve bunlara yapılan ilaveler, bilinen
    Cengiz Han Destanının esasını teşkil etmektedir.



    Daha doğrusu Cengiz Han Destanı, aslı bu söylentiler olan ve sonradan Cengiz
    Han' ın şahsiyeti ve adı etrafında toplanıp geliştirilen yakıştırma bir destan
    görünüşündedir.








    Cengiz Han Destanını anlatan eserler, Cengizname adını taşır. Tıpkı Oğuz Han
    Destanını anlatan eserlere Oğuzname denildiği gibi. Moğol, Türk ve İslami
    motifleri işleyişleri bakımından Cengiz Han Destanı üç ayrı rivayet halindedir. Türk rivayetlerinin işlediği bütün motifler, daha önce de belirttiğimiz gibi eski Türk Destanlarının motiflerine benzer. İslami rivayetiyle Cengiz Han Destanı, bir İslam mücahidin destanı gibidir. Moğol rivayetinde ise Cengiz Han' ı bir Moğol bahadırı olarak görürüz.



    Cengiz Han, baba tarafından Oğuz Han' a dayanmaktadır; ana soyundan da Altın
    Han' a varmaktadır
    . Altın HaN Akdeniz' de, Malta' da hüküm sürmektedir. Çok
    güzel bir kızı vardır. Altın Han, dillere destan olan bu çok güzel kızını, güneş
    yüzü görmeyen, hiç bir yanından iç tarafına hiç bir ışık sızdırmayan bie saraya
    kapatıp gözlerden ırak tutmaktadır. Günlerden bir gün, bütün dikkatlere rağmen
    gün ışığı Altın Han' ın güzel kızını bulur. Kızın, bu gün ışığından bir çocuğu
    olacağını anlayan Altın Han utancını ve yüz karasını kimseye göstermemek için
    kızını, kırk cariye ile birlikte bir gemiye koyar denize salar.



    Gemiye, denizde bir kahraman rastlar. Bu kahramanın adı Tumavi Mergendir. Altın
    Han' ın kızını görür görmez beğenir, alır. Kızın bir oğlu olur. Adını Dobun
    Bayan koyarlar.



    Altın Han' ın kızının, tumavi Mergen' den de çocukları olur. Bunları da,
    Bilgidey ve Büdenedey diye çağırırlar.



    Dobun Bayan büyür, evlenecek çağa gelir; evlendirirler. Alanguva adında bir
    güzel kız alırlar. Dobun Bayan' ın, Alanguva' dan üç oğlu olur. Bundan sonra
    Dobun Bayan ölür.



    Dobun Bayan' ın ölümünden bir müddet sonra, Onun bir nur halinde yeniden dünyaya
    döndüğü anlaşılır. Bu nur halinde dönüşten sonra, yine Alanguvan' ın kocası
    olmuştur ve Alanguva bir erkek çocuk daha doğurmuştur. Bu çocuğun adını Cengiz
    koyarlar.



    Cengiz doğunca, ruhu nur halinde dünyaya dönmüş olan dobun Bayan, kurt halinde
    dünyayı bir daha terkeder.



    Fakat, en çok kardeşleri, Cengiz' in hem nurdan doğmuş olduğuna hem de kendi
    kardeşleri olduğuna bir türlü inanmak istemezler. Kardeşlerine türlü eziyetler
    ederler. Fakat halk ötekilerden çok Cengiz' i sevmektedir.



    Bir gün Cengiz kardeşlerinden kurtulmak için kaçar, dağda yaşamağa başlar. Türk
    boyları, aralarında temsilciler seçerek cengiz' e gönderirler ve yaşamakta
    olduğu dağda Cengiz' i bulup kendilerine Han seçerler.



    Cengiz Han, bütün ömrünü yurduna ve milletine verir; çalışıp didinir, dünyanın
    en büyük ve en sağlam devletlerinden birini kurar. Sonunda bu devleti çocukları
    arasında taksim ederek ölür.



    Cengiz Han Destanının İslami rivayeti:



    Bu rivayete göre Cengiz' in bir adı da Timuçin' dir. Doğacağını çok önceden
    kahinler haber vermişlerdir. Doğduğu zaman da , babası, Tatar Hanlarından
    Timuçin' i mağlup etmiştir. Bu yüzden doğan oğlunun adını Çimuçin (Timuçin)

    koyar.



    Tıpkı Davut Peygamber gibi Timuçin de on yedi yaşına kadar çobanlık yapıp, dağda
    bayırda sürüsünü otlatır. Babası ölünce de, halk, Timuçin' in kendilerine Han
    olmasını isterler. Zaten Timuçin' in Han olarak seçilmesini Tanrı da
    buyurmuştur.



    Eyliyalardan Abız gelerek Timuçin' e Cengiz adını vermiş ve bütün dünyayı
    fethedip efendisi olacağını muştulamıştır. Bu sırada bir kuş ötmeğe başlamış ve
    öterken: "Cengiz!.. Cengiz!.." diye haykırmıştır.



    Bunun üzerine Hanlığı kabul eden Cengiz evliyanın dediklerini doğrulamıştır.



    KAYNAK:Türk Destanları

    M.Necati Sepetçioğlu




  6. hiboa03
    Emekli
    Köroğlu Destanı
    Bölgeden bölgeye, ülkeden-ülkeye farklı renklere bürünen Köroğlu Destanı, Türk
    dünyasının ortak kültür abidelerinden biridir.



    Köroğlu, Türk kültür coğrafyasının uçsuz bucaksız ufuklarında at koşturan bir
    halk kahramanının destanıdır. Bu destan, Anadolu, Azerbaycan, İran, Rumeli,
    Kırım ve Türkmenistan’da söylenip dillenmiştir.



    Köroğlu, Anadolu’da Bolu dağlarına yaslanıp Çamlıbel’e taht kurmuş,
    Türkmenistan’da Balkan dağlarına çekilip Çandıbil’i yurt edinmiştir.



    Bu destan, Türkçe konuşan halkların dostluğunu, kardeşliğini pekiştirmeye,
    onları bütünleştirmeye büyük katkı sağlayan kudretli kahramanlık dizisidir.



    Türkmenlerin Göroğlu destanı daha eski ve en zengin varyantlardan birisi olduğu
    için her zaman bilimadamlarının aradığı kaynak eser niteliğini taşımıştır. Türk
    araştırmacıları eseri Vamberi’nin, Chodzko’nun, Samoyloviç’in kitaplarından,
    Evliya Çelebi, Mehmet Emin gibi seyyahların yazılarından araştırma imkanını
    bulmuşlardır. Yalnız kış gecelerinde Türkmenlerin, peri masallarının yanısıra,
    daha asil bir zevk almak itibariyle, bahşılardan dutarın eşliğinde Göroğlu’nu
    dinlemeyi tercih ettiklerini, bu destan ananesinin Türkmenlerin arasında
    kuvvetli olduğunu Vamberi’nin, Chodzko’nun gözlemlerinden öğrenmişlerdir.
    Destanın çeşitli varyantları üzerinde derinliğine araştırmalar yapan ve Göroğlu
    hakkında tez hazırlayan Pertev Naili Boratav araştırmasının sonunda şuna
    ulaşmıştır: “Maalesef Türkmen rivayeti elimizde olmadığı için, bütün bu
    rivayetlerin ne gibi tahriflere maruz kaldığını tayin etmek mümkün değildir.
    Hatta Türkmen rivayetine en yakın zannettiğimiz Özbek rivayeti bile tam
    değildir.”



    Destanın günümüze kadar gelmesini de söze ve saza borçluyuz. Bahşılar, ozanlar,
    aşıklar Göroğlu kervanının başını çekenlerdir.



    Bu destan, Türk topluluklarının çoğunda bulunmaktadır. Ayrıca, bazı bilim
    adamları bu destanı iki temel versiyona ayırmıştır: Batı yahut Kafkas ve Anadolu
    anlatmaları; Azerbaycan, Gürcü, Anadolu, Gagauz ve diğer Balkan varyantları,
    Kırım varyantı; ikinci versiyon ise Doğu yahut Orta Asya anlatmaları: Özbekler,
    Türkmen, Tacik, Karakalpak, Orta Asya Arapları, Sibirya Tobolları varyantları.

    Şimdiye kadar Göroğlu destanını araştıranlar; Göroğlu kimdir, tarihî bir
    şahsiyet midir, neden Göroğlu’na eşkiyalığı yakıştırmışlar? Buna rağmen bu sanat
    eseri destan, neden böylesine geniş bir coğrafyaya yayılmış, bu destanın kökü
    nereden kaynaklanmış, neden bu destan yaşamaya ve değişmeye tabii tutulmuş? gibi
    soruların cevaplandırılması konusu bizi meşgul etmektedir. Göroğlu destanlarının
    en zengini sayılan Türkmen bölümü ise bu sorulara cevap verecek niteliktedir.



    Göroğlu destanının çeşitli halklardaki varyantlarının çoğunda geçen bazı
    kelimeler eserin temel köklerine işaret etmektedir. Göroğlu’nun yurdu türlü
    versiyonlarda, meselâ Türkmenlerde Candıbil (bazı elyazmalarda Canlıbil,
    Çanlıbil), Azerilerde Çenlibil, Kazaklarda Cenbil, Türkiye Türklerinde Çamlıbel
    geçmektedir. Bunlar destanın temelinin bir kökten çıktığına işarettir. Türkmen
    Göroğlu’sunda çoğunlukla Teke ili, bazen Teke Yomut ili, bazen de Teke Türkmen
    ili baş kahramanın yurdu olarak gösterilmektedir. Anadolu varyantlarında da
    Göroğlu’nun Türkmenlerden olduğu hakkında bazı ifadeler bulunmaktadır. Örneğin
    Anadolu varyantının “Ayvaz ağlama” şiiri şöyle başlamaktadır:



    “Ben bir Türkmen idim, geldim yabandan,

    Haberi aldım, ben bir çobandan”



    Şiirin devamında ise “Göroğlu’nun babasının Türkmen olduğu söylentisi vardır”
    diye açıklama verilmiştir. Anadolu Elazığ varyantında “Göroğlu aslen Türkmendir”
    denmektedir. Buralarda Türkmen kelimesinin geçmesi Türkmenlerin tarihi ile
    ilgili eski dönemlerdeki geniş coğrafyayı bize hatırlatmaktadır. Bunu meşhur
    Türk tarihçisi Prof. Dr. Faruk Sümer’in ifadeleri ile anlatırsak, bizim bu
    Türkmen dediğimiz grup, o zamanki tarihî bakış açısından, çok geniş anlama
    sahiptir:



    “11. yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzların Türkiye
    Türkleri ile İran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türklerinin ataları
    olduklarını biliyoruz. Göroğlu destanı da, o zamanlarda Türkmenlerin bulunduğu
    bu geniş coğrafyaya yayılmıştır.”



    Pertev Naili Boratav Anadolu, Özbek ve Paris nüshalarını inceleyerek,
    Göroğlu’nun menşei hakkında şu sonuca varmıştır: “Benim Göroğlu rivayetlerini
    tetkikten sonra vardığım netice, destanın yeni şekliyle alâkadardır. Bugünkü
    şekliyle Göroğlu destanı aslı itibariyle Türkmen menşeinden görünüyor.”



    Göroğlu’nun tümüyle ortaya çıkarılması için onun diğer Türk halklarındaki bütün
    nüshalarının birarada neşredilmesi gerekmektedir. Böylece ortaya çeşitli
    yönleriyle bir Göroğlu çıkacaktır.



    Türkmenistan’da bazı bölümleri daha önce yayımlanan Türkmen Göroğlu destanı, 30
    bölüm halinde tamamı Türkiye’de ilk defa Ahmet Yesevi Üniversitesi Yardım Vakfı
    tarafından yayımlanmıştır.



    1997 Uluslararası Mahdumkulu Ödülü’ne lâyık görülen eser, Annaguli Nurmemmet
    tarafından Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.



    Halk şairleri ve hikâyecilerinin yüzyıllar boyunca yaşattığı Köroğlu destanı’nın
    Türkmen varyantı, bütünüyle edebiyat ve bilim çevrelerinin önüne ve gün ışığına
    bu eserle çıkmaktadır.




  7. hiboa03
    Emekli
    BOZKURT DESTANI








    Bilinen en önemli iki Göktürk Destanından birisidir. Bir bakıma, M.S. altıncı
    yüzyıldan sekizinci yüzyıl ortalarına kadar egemen olmuş bu Türk Devletinin
    Göktürklerin soy kütüğü ve var olma hikâyesidir. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir
    dal hâlinde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kağan'ın Orhun
    Âbidelerindeki ünlü vasiyetinin ilk cümlesi olan: "Ben Tanrıya benzer, Tanrıdan
    olmuş Türk Bilge Kağan, Tanrı irade ettiği için, kağanlık tahtına oturdum"
    cümlesi ile birlikte düşünülecek olursa soyun ve ırkın nasıl bir şekilde
    ilahileştirilmek istenildiğini de anlatmaktadırlar. Destan Çin kaynaklarında
    kayıtlıdır. Değişik söyleyişler durumunda ise de, çizgileri aynı fakat isimler
    üzerinde, anlatıştan doğma veya Çinlilerce yazılırken isimlerin Çince
    söylenmesinden meydana gelme değişikler yüzünden ayrı görünen belli üç söylenti
    şeklinde yazılmıştır.



    Birinci söyleyiş:





    Hun Ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke vardı. Burada, Hunlarla aynı
    soydan olan Göktürkler otururdu. Bir gün Göktürkler So Ülkesinden ayrıldılar. Bu
    sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu'nun on altı kardeşi
    bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi bir kurttu.





    Annesi Göktürklerce en kutsal yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul
    edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgârlara ve yağmura söz geçirir, bu iki
    kuvveti buyruğu altında tutardı.





    Bununla beraber, So Ülkesindeki yurtlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının
    baskınına uğradılar.



    Bu baskında düşmanlar bütün Göktürkler'i yok ettikleri gibi on altı kardeşten
    sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı annesi kurt olan idi.





    Bu delikanlının da, birisi yaz diğeri de kış ilâhının kızı olan iki karısı
    vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp
    çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler; o zamanki adı
    Göktürk dilinde değildi. Hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını
    bıraktı ve Türk adını aldı.





    Ondan sonra Türk on kadınla evlendi, bir çok çocukları oldu. içlerinden Asena
    adını taşıyan biri hakanlık tahtına geçince boyun adı da Aşine oldu.



    İkinci söyleyiş:





    Hunların bir boyu olan ve adına Aşine denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı
    taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur
    içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının
    sonunda kimse sağ kalmadı.





    Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı.
    Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse
    ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama
    düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip
    orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar.





    Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir
    sazlığa attılar; bırakıp gittiler.





    O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu
    emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği
    yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı.





    Zamanla Bozkurd'un beslediği çocuk gürbüzleşti.





    Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Asine soyunu yok eden düşman başbuğu,
    kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar
    gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.





    Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında
    bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici
    yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına
    doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir
    mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi; on oğlan doğurdu!





    Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av
    hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir
    boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi.





    Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu
    yüzden Türk Hakanı o oldu.



    Soyunu unutmadı. çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir
    tuğ dikti.





    Aradan çok yıllar geçti. Aşine boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu.
    Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara
    yerleştiler.





    Üçüncü söyleyiş:





    Bir not halindedir. Çin devlet adamlarından Cjan-Ken'in, Milattan önce 119
    yılında, Çine göre batı ülkelerinde yaptığı gezi sonunda gördüklerini ve
    duydukların yazıp o zamanki Çin împaratoruna sunduğu notlan arasında kayıtlıdır.
    Notu, Abdülkadir înan'ın, Türk Dili Araştırmalan Yıllığı (1954) ndaki Türk
    Destanlanna Genel bir bakış adlı yazısından olduğu gibi alıyoruz:





    "Hun Ülkesinde bulunduğum zaman duydum ki Usun Hanı, Gunmo unvanını taşıyor.
    Gunmo'nun babası, Hunlann batısındaki bir ülkeye sahipti. Gunmo'nun babası bir
    savaşta Hunlar tarafından öldürüldü. Yeni doğmuş olan Gun-mo'yu kırlara attılar.
    Kuşlar çocuğu sineklerden koruyor; bir dişi kurt sütüyle besliyordu. Hun Hakanı
    buna şaştı. Bu çocuğu saydı. Onu kendi terbiyesine aldı, büyüttü. Babasının
    ülkesini ona geri verdi."




  8. hiboa03
    Emekli
    Saltuk Buğra Han Destanı

    Büyük Türk İmparatorluğunu, 840 yılından itibaren devralmağa başlayan
    Karahanlıların 1212 (1240) yıllarına kadar devam eden hanedanlığı esnasında en
    önemli ve muhakkak ki dünya tarihinin seyrini değiştiren büyük hadise Türklerin
    İslam dinini kabul etmiş olmasıdır.



    940 yılı civarında Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han zamanında vuku bulan bbu
    dünya çapındaki hadise, dünya üzerindeki büyük tesiri dercesinde Karahanlılar
    arasında da destani bir havaya bürünmüş ve Satuk Buğra Han etrafına gelişen bir
    destan meydana gelmiştir.



    Türklerin İslam Dinini kabul edişleri ilahi bir ilhama bağlamaya çalışan Satuk
    Buğra Han Destanının çok kısa bir zamanda geliştiği, islamiyetten önceki Türk
    Destanlarından da aldığı ana motiflerle daha da zenginleşerek tesbit edilen
    yazılı şekle geldiği söylenebilir.



    Aynı zamanda bu gün bile Kaşgar yakınlarındaki Artuç kasabasında bulunan mezarı
    bir ziyaretgah mahalli olan Satuk Buğra hayatını, destani bir hava içinde
    anlatan Satuk Buğra Han Destanı Tezkire-i Buğra Han adlı bir eserde kayıtlıdır.
    Bu eserin muhtelif el yazmaları vardır.



    Peygamberimiz Hazreti Muhammed, Miraç esnasında, diğer bütün peygamberleri de
    görür. Aralarından birini tanıyamanz ve Cebrail Aleyhisselelama o zatın kim
    olduğunu sorar. Cebrail de:



    -Bu zat Peygamber değildir, der. Bu zat, sizin ruhunuzu Ulu Tanrıya emanet
    ettiğiniz günden üç yıl sonra yer yüzüne inecek ve sizin dininizi Türkistan da
    yayacaktır.



    Cebrail Aleyhisselamın bu cevabı üzerine hazreti Muhammed çok sevinmiş, Miraçtan
    sonra, gece gündüz bu mübarek ruh için dua etmeğe başlamıştı. Tabi bu arada, bu
    mübarek zattan sahabelerine de bahsetmiş ve sahabelerinin bu zatın ruhunu
    görmeği istemeleri üzerine Hazreti Muhammed de dua ederek Miraç esnasında
    gördüğü zatın ruhunun görünmesini arzulamıştı.



    Hazreti Muhammed' in duası üzerine birden karşılarında kırk silahlı atlı
    belirdi. Selam verip yaklaştılar. Bu atlılar, başlarında Satuk Buğra Han' ın
    bulunduğu kırk arkadaşının ruhu idi.



    Yıllar geçtikten sonra, Kaşgar Hükümdarının bir oğlu dünyaya geldi. Adını Buğra
    Han koydular. Buğra Han' ın doğduğu gün büyük zelzeler oldu. Su kaynakları
    kurudu. Buğra Han' ın büyüdüğü zaman müslüman olacağını falcılar anladılar.
    Bunun üzerine de onun öldürülmesini sağlık verdiler. Fakat annesi oğluna kol
    kanat gerdi; falcıların yalan söylediğini iddia etti. Şayet bir gün gelir
    falcıların dediği çıkar ve Buğra Han büyüdüğü zaman müslüman olursa, onun o gün
    öldürülmesini istedi. Böylece de oğlunun öldürülmesini önlemiş oldu.



    Satuk Buğra Han, on iki yaşına gelince kırk arkadaşı ile birlikte ava çıktı. Bir
    tavşanı kovalamağa başladı. tavşanı kovalamağa o kadar dalmıştı ki
    arkadaşalarından ayrıldığını farketmedi.



    Tavşanı bir müddet kovalayan Satuk Buğra Han, bir müddet sonra hayvanın şekil
    değiştirdiğini hayretle gördü. Gerçekten de kovaladığı tavşan bir ihtiyar adam
    kılığına girmişti. Satuk Buğra Han bu zatın Hızır Aleyhisselam olduğunu anladı
    ve onun verdiği dini nasihatları ve öğütleri can kulağı ile dinledi.



    Bundan bir müddet sonra, zamanı gelince Satuk Buğra Han' ın babası öldü. O
    zamanki Türk adetlerine göre annesi de, Satuk Buğra Han' ın amcası ile evlendi.
    Fakat bir gece Buğra Han amcasını İslam dinine davet etti. Amcası kabul etmedi.
    Bunun üzerine yer yarıldı ve yarılan yere Buğra Han' ın amcası gömülüp kayboldu.
    Amcasının bu şekilde ölmesi Satuk Buğra Han' ın hükümdar olması demekti çünkü
    tahta geçecek başka bir kimsesi yoktu. Ve Satuk Buğra Han hükümdar oldu.



    Hükümdar olur olmaz da Türk Ülkesinde İslamiyeti yaymağa başladı. Bütün
    savaşları kazanıyordu. Savaşlarda ağzından çıkan ateşler bütün kafirleri
    yakıyordu. Kılıcını düşmana çevirince kılıcı kırk adım birden uzuyordu. Bu
    yüzden bu kılıcın korkusu dört bir yanı doldurmuş, düşmanlarını sindirmişti.
    Öyleki, Satuk Buğra Han doksan yaşına geldiği zaman ülkedeki bütün Türkler
    müslüman olmuştu. Amuderya kıyılarından güneyde Kış Kezek taraflarına ve kuzeyde
    Karakum' a kadar yayılan olanlarda herkes islam dinine girmişti. Bu da
    yetmeyince Çin ile savaşıp İslamiyeti oraya kadar yaydı.



    Ondan sonra Satuk Buğra Han ilahi bir emir aldı. Bu emre uyarak Kaşgara döndü ve
    orada öldü. Dört kızı vardı. Bunlardan ikincisinin adı Alanur idi. Alanur bir
    gün evinin önünde gördüğü bir arslandan korkarak bayıldı. Ayıldığı zaman bir
    çocuğu olduğunu anladı. Doğan çocuğa Ali adını verdiler Hazreti Ali gibi Allah'
    ın Arslanı olduğundan bu adı verdiler.



    (Satuk Buğra Han destanının, Buğra Han' ın kızı Alanur' un gebe kalması, değişik
    bir, el yazmasına göre de: Cebrail' in getirdiği bir ışığın Alanur' un ağzına
    akması sonucudur. Bu bir damla ışıktan doğan Alanur' un oğlu, Hazreti Ali gibi
    bir Allah' ın Arslanı olduğundan, Seyyid Ali Arslan Han adını almıştır.

    KAYNAK:Türk Destanları

    M.Necati Sepetçioğlu




  9. hiboa03
    Emekli
    Türeyiş Destanı




    Uygurlar, 300 senelik bir süre içinde, Göktürklerin hakimiyeti altında kaldıktan
    sonra. M.S. 744 de büyük bir imparatorluk kurmayı başarmışlardı. Uygur
    boylarının birçokları daha önceleri, Çin sınırlarında gezmişler ve ticaret
    hayatı ile meşgul olmuşlardı. Bu sebeple büyük dinleri öğrenmişler ve yabancı
    kültürlere oldukça ısınmışlardı. M.S. 763 senesinden sonra Uygurların, Mani
    dinini resmi din olarak aldıklarını görüyoruz. Mani adlı bir Hıristiyan
    papazının temsil ettiği bu din, kök itibarı ile Suriye'den geliyordu.
    Hıristiyanlık ile Museviliğin bir nevi karışımından doğmuştu. Suriye'den kovulan
    Mani, İran'a gelmiş ve orada birçok mürit edinerek ölmüştü.



    Bu mezhep, Mani'nin ölümünden sonra, İran'da epey süre yaşamış ve eski İran
    dinlerinden de birçok unsurlar almıştı. Orta Asya'da ve Çin'de gezen Mani
    rahipleri, Uygurların Büyük Kağanı Böğü-Kağan'ı ziyaret etmişler ve bu yolla
    Türkler arasına Mani dinini sokmağı da başarmışlardı: "Bu sebeple Uygur
    çağındaki mitolojilerde, özellikle Önasya tesirlerini görmek mümkündür".
    Uygurların da kendilerine göre bir türeyiş efsaneleri vardır. Fakat Uygur
    türeyiş efsanesi, dış tesirler ne kadar kuvvetli olursa olsunlar, yine de eski
    Türk özelliklerini muhafaza edebiliyorlardı. Bu efsanenin metin ve açıklamaları
    "Türk mitolojisi" adlı eserde geniş olarak belirtilmiştir.



    Uygurların Türeyişleri



    Tola ile Şelenga, birleşir dökülürmüş,

    Suların kavşağında, bir ada görülürmüş.

    Adanın ortasında, bir tepe göğe ermiş,

    Tepenin tam üstünde, bir de kayın göğermiş.

    Gün olmuş zaman olmuş, bir ışık peyda olmuş,

    Işık gökten inince, kayın da nurla dolmuş,

    Ne zaman ki, gün batar, ışık gökten inermiş,

    Kayından sesler çıkar, herkes müzik dinlermiş.

    Bunu duyan Uygurlar, hep birden şaşırmışlar,

    Bu durumu görenler, aklını kaçırmışlar.

    On ay on gece kayın, ışık ile sarılmış,

    Bir gün tam şafakleyin, kayın birden yarılmış.

    Beş güzel çocuk çıkmış, kayının ortasından,

    Gözleri kamaştırmış, bakmışlar arkasından.

    Gün olmuş zaman olmuş, hepsi kocaman olmuş,

    Küçükleri "Böğü-Han", Uygurlara Han olmuş.



    Türklere göre cennette, "Kutsal ağaç" ile bu ağacın kökünde bir "Ana-Tanrı"
    vardı. Efsanede bazı dış tesirler vardır. Fakat ana motifler, en eski Türk
    mitolojisinin özelliklerini taşırlar. Türklerde nehirlerin kavuştukları yerler,
    kutsal idiler. Tıpkı Oğuz destanında olduğu gibi burada da, "nehirlerin arasında
    kutsal bir adacık" görülmektedir. "Kayın ağacı", Türklerin kutsal ağaçlarından
    biri idi. Tanrı, kendi haberlerini, kayın ağacı yolu ile gönderirdi. Bu ağaç
    aynı zamanda, bütün insanlığın atası olan, bir "Kadın-Ana"yı da içinde saklardı.
    Dede Korkut kitabında da, şöyle deniyordu: "Başun ala bakar olsam, başsuz ağaç!
    Dibün ala bakar olsam, dipsüz ağaç!"



    2. Kutsal ağaçlar ve Ana Tanrı "ANA-TANRI"



    Eski Türklere göre, ağacın yalnız gövdesi ve yapraklar değil; kökleri de önemli
    idi. Çünkü "Dede Korkut" kitabında da dendiği gibi, onun kökleri dipsiz, yani,
    yer altı âleminin en derin noktalarına kadar gidiyor ve oralardan da haber
    getiriyordu. Gerçi Türklerin bu kutsal ağacı ile, Önasya mitolojisindeki "Tuba
    ağacı" arasında, bir ilgi de yok değildi. Ama, aralarındaki fark, çok büyüktü.
    Sibirya'da yaşayan Yakut Türklerinin efsanelerinde, böyle bir ağaç için, şöyle
    deniyordu:



    Gitmiş sormuş ağaca, benim anam, kim diye!

    Elbet bir atam vardır, benim babam, kim diye!

    Ağaç da dile gelmiş, soyunu sayıp dökmüş,

    Er-Sogotoh adlı er, saygı ile diz çökmüş.

    Gök tanrısı Er-Toyon, onun babası imiş,

    Karısı Kübey Hatun, onun anası imiş.



    Türk mitolojisindeki bu ağaç da, tıpkı İslâmiyetteki "Tuba ağacı" gibi,
    gökyüzünde ve cennette bulunuyordu. Fakat Türklerin bu ağacının, bir de sahibi
    vardı. Yakut efsanesi, ağacın bu sahibini de şöyle anlatıyordu:



    Bu kutsal ağacın da, var idi bir sahibi,

    Bir dişi Tanrı idi saçları da kar gibi!

    Kendisi ihtiyardı, göğsü de ap alaca!

    Görenler sanır idi, bir keklik gibi kırca!

    Memeleri büyüktü, aşağıya sarkardı!

    Uzaktan bakan kimse, iki tulum sanardı!

    Aslında ise ağaç, normal boydan küçüktü!

    Ana Tanrı gelince, ona göre büyürdü!

    Büyürken sesler çıkar, gürültüyle esnerdi,

    Bu sesler yavaş yavaş, gittikçe genişlerdi.



    Sibirya'nın en kuzeylerinde yaşayan ve yüzyıllar boyunca, hiçbir yabancı
    görmeyen Yakut Türklerinin bu efsanesinde de, ağacın sesler çıkardığı ve içinde
    de, bir "Ana-Tanrı"nını bulunduğu, açık olarak görülmektedir. Bazı Türk
    efsanelerine göre ise, bu "Ana-Tanrı" zaman zaman ağaçtan çıkıyor ve göklerde
    geziniyordu. Bazı efsanelerde ise, bu Ana-Tanrı, denizin diplerinde yaşardı.
    Altay Türkleri bu Ana-Tanrı'ya "Ak-Ana" adını veriyorlardı. O'da bir yaratıcı
    idi. Yeri, göğü ve insanları yaratan Tanrı Ülgen'e, yaratma gücüne de o
    vermişti.



    "Türk mitolojisindeki Ana-Tanrı, kutsal kayınlar" ve buna benzer daha birçok
    motifler, çok geniş olarak üzerinde durulması gereken konulardı. Bu meselelerin
    hepsi, Türk mitolojisi adlı eserimizde ele alınmış ve incelenmiştir.


    Bahaeddin ÖGEL

    "Türk Mitolojisi - I"




  10. hiboa03
    Emekli
    GÖÇ DESTANI

    Destan Hakkında Bilgi



    Bu destan da bir Uygur destanıdır ve daha önce de belirtildiği üzere, Türeyiş
    destanının tabii bir devamı gibidir. Bugün, Orhun nehri kenarında bir şehir
    kalıntısı ile bir saray yıkıntısı vardır ki çok eskiden bu şehire Ordu Balık
    denildiği tahmin edilmektedir. Büyük Uygur Destanı' nın, işte bu şehrin saray
    yıkıntısının önünde bugün dahi görülebilecek şekilde duran abidelerde yazılı
    olduğunu Hüseyin Namık Orkun' un belirttiğine göre bu abideler, Moğol Hanı
    Öğüdey zamanında Çin' den getirilen mütehasıslarla okutturulup tercüme
    ettirilmiştir.



    Göç Destanının Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlarına göre iki ayrı rivayet
    halinde olduğu bilinmekte ise de aslında birbirinin tamamlayıcısı gibidir. İran
    kaynaklarında ki rivayet, daha ziyade tarihi bilgilere yakındır. Aynı zamanda
    İran rivayeti, Türklerin Maniheizm' i kabulünü anlatan bir menkıbe hüviyetinde
    görünmektedir. Aşağıda hülasa edilecek olan rivayeti Cüveyninin Tarih-i
    Cihanküşa adlı eserinde kayıtlıdır ve bu rivayete göre, destanda zikredilen iki
    ağacın, Maniheizm' in kurucusu Mani' nin "iki Esas" adlı eserindeki iki ağacı
    temsil ve taklid ettiğini prof. fuad Köprülü iddia etmektedir.



    Destan



    Uygur ülkesinde, Tuğla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen
    bir tepe vardır. Adına Hulin Dağı derlerdi.



    Hulin Dağında da, birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Biri kayın ağacıydı.
    Bir gece, kayın ağacının arasında yaşayan halk bu ışığı gördü ve ürpererek takip
    etti. Kutsal bir ışıktı, kayın ağacının üstünde kaldığı müddetçe kayın ağacının
    gövdesi büyüdükçe büyüfü, kabardı. Oradan çok güzel türküler gelmeğe başladı.
    Gece oldu mu, ağacın otuz adım ötesinden bütün çevre ışıklar içinde kalıyordu.



    Bir gün ağacın gövdesi ansızın yarıldı. İçinden beş küçük çadır, beş küçük
    odacık halinde meydana çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk vardı. Çocukların
    ağızlarının üstünde asılı birer emzik vardı ve onlar bu mukaddes çocuklara halk
    ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı gösterdiler.



    Çocukların en küçüğünün adı Sungur Tekin' di, ondan sonrakinin adı Kutur Tigin,
    üçüncüsününki Türek Tekin, dördüncüsünün Us Tekin ve beşincisinin adı Bugu
    Tekin' di. Beş çocuğun beşinin de Tanrı tarafından gönderildiğine inanan halk,
    içlerinden birini hakan yapmak istediler. Bugu Han en büyükleri idi hem de
    ötekilerden daha güzel, daha zeki ve daha yiğit görünüyordu. Bugu Tekin' in
    hepsinden, her hususta üstün olduğunu anlayan halk onu hakan olarak seçtiler.
    Büyük bir törenlle Bugu hanı hakan olarak seçtiler. Büyük bir törenle Bugu hanı
    tahta oturttular.



    Böylece yıllar yılı kovalamış ve bir gün gelmüş uygurlara bir başkası hakan
    olmuş.



    Bu hakanın da galı Tekin adında bir oğlu varmış.



    Hakan oğlu Galı Tekin' e, Çin prenseslerinden birini, Kiu-Lien' i almağı uygun
    görmüş.



    Evlendikten sonra Prenses Kiu-Lien, sarayını Hatun Dağında kurdu. Hatun dağının
    çevre yanı da dağlıktı ve bu dağlardan birinin adı da Tanrı Dağıydı, Tanrı
    Dağının güneyinde de Kutlu Dağ derler bir başka dağ vardı, kocaman bir kaya
    parçası.



    Bir gün elçileri, falcılarıyla birlikte Kiu-Lien' in sarayına geldiler. Kendi
    aralarında konuşup dediler ki:



    -Hatun Dağının varı yoğu, bütün bahtiyarlığı Kutlu dağ denilen bu kaya parçasına
    bağlıdır. Türkleri zayıflatıp yıkmak istiyorsak bu kayayı onların elinden
    almalıyız.



    Bu konuşmadan sonra varılan karar üzerine Çinliler, Kui-Lien' e karşılık olarak
    o kayanın kendilerine verilmesini istediler. Yeni Hakan, isteğin nereye
    varacağını düşünmeden ve umursamadan Çinlilerin arzusunu kabul etti, yurdunun
    bir parçası olan bu kayayı onlara verdi. Halbuki Kutlu Dağ bir kutsal kayaydı;
    bütün uygur Ülkesinin saadeti bu kayaya bağlıydı. Bu tılsımlı taş Türk Yurdunun
    bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu düşmana verilirse bu bütünlük parçalanarak
    ve Türkelinin bütün saadeti de yok olacaktı.



    Hakan kayayı vermesine verdi ama kaya öyle kolay kolay sökülüp götürelecek
    cinsten değildi. Bunu anlayan Çinliler, kayanın çevresine odun ve kömür yığıp
    ateşlediler. Kaya iyice kızınca da üzerine sirke döküp parça parça ettiler. Her
    bir parçayı da ülkelerine taşıdılar.



    Olan o zaman oldu işte. Türkelinin bütün kurdu kuşu, bütün hayvanları dile
    geldi, kendi dillerince kayanın düşmana verilişine ağladılar. Yedi gün sonra da
    bu düşüncesiz Hakan öldü. Ama Onun ölümüyle ülke felaketten kurtulamadı. bir Çin
    prensesi uğruna çekinmeden feda edilen yurdun bir kayası, Türkelinin felaketine
    sebep oldu. Halk rahat ve huzr yüzü görmedi. Irmaklar birbiri ardınca kurudu.
    Göllerin suyu buhar olup uçtu. Topraklar yarıldı, mahsuller yeşermez oldu.



    Günlerden sonra Türk Tahtına Bugu Han' ın torunlarından biri hakan olarak
    oturdu. O zaman canlı cansız, ehli yaban, çoluk çocuk bütün yurdda soluk alan
    almayan ne varsa hepsi birden:



    -Göç!.. Göç!.. diye çığrışmaya başladı. Derinden, inilti, hüzün dolu, çaresiz
    bir çığrışmaydı bu. Yürekler dayanmazdı.



    Uygurlar bunu bir ilahi emir diye bildiler. Toparlandılar, yollara düzüldüler;
    yurdlarını yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere doğru göç etmeğe başladılarç
    Nihayet bir yere gelip durdular, orada sesler de kesildi. Uygurlar, seslerin
    kesilip duyulmaz olduğu bu yerde kondular, beş mahalle kurup yerleştiler ve
    bunun için bu yerin adını da Beş-balıg koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.

    KAYNAK: Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu



  11. hiboa03
    Emekli

    --->: TÜRK Destanları...





    ŞU DESTANI




    Destana kahraman olarak adını veren Şu, tahminlere göre M.Ö dördüncü yüzyılda
    yaşamıştır. Bir Türk Hakanınıdır.



    Destanda Makedonyalı İskender' in, İran üzerinden Asya' ya doğru yürüyüşü
    esnasında istila savaşları ve bu savaşların Türklerle ilgili bölümü
    anlatılmaktadır. Türk boylarının teşekkülü, Türklerin şehir hayatı yaşamaya
    başlamaları, aynı zamanda milletini geçici bir istiladan mümkün olduğu kadar can
    ve mal kaybına uğratmadan kurtarmak için düşünen bir hakanın kaygıları da
    anlatılan destanın en büyük hususiyeti, daha sonraki Türk destanlarında
    gelişecek olan ana çizgi ve motifleri işlemesidir.



    Zeki Velidi Togan' a göre, destanda mühim bir yer tutan ve destanın alternatifi
    olan İskender' in istilasının aslında İskender' le ilgisi yoktur; daha önceki
    yüzyıllarda cereyan etmiş bir Aryani istila ile ilgilidir.



    Destanın kısa da olsa hülalası Divan-ı lügat-it Türk' de kayıtlıdır.



    Destan



    Şu kalesi Balasagun yakınlarında, genç bir hakan olan Şu tarafından yapılmış bir
    kaleydi, fakat hakanın sarayı Balasagun' da idi. Kalede ve Balasagun' da, o
    çağların en güçlü ve en büyük ordusu bulunuyordu. Şehir zengindi. Öyleki, her
    gün, Şu Hakanın sarayının önünde, oru beğleri için 365 nöbet vuruldu.



    Bu sıralarda, bir adına da Zülkarneyn denilen Makedonya Kralı İskender meşhur
    Doğu seferine çıkmış, Ön Asya' dan iran içlerine doğru önüne neresi gelmişse
    ordusunu yenmiş ülkesini istila etmekle meşguldü. İskender Semerkand' e kadar
    gelmiş burayı da geçip Türklerin yaşadığı ülkelere doğru ilerlemişti.



    İskender' in Balasagun' a ve Şu Kalesine doğru yklaşmakta olduğunu, genç Hakan
    Şu' nun gözcülerini gelip haber verdiler. Ve dediler ki:



    "İskender denilen ve gün batısından kopup gelen bir kral ordusuyla bize
    yaklaşmaktadır. Önüne gelen ülkeleri istila etmiştir. Bize ne buyursun?.
    Savaşalım mı?."



    Genç Hakan, ordu habercilerini dinlemez gibi göründü. Çünkü çok daha önce, en
    güvendiği yiğitlerden kırk kişiyi seçmiş, Hucend Irmağı kıyılarına gözcülük
    etsin diye göndermişti. Yiğitler kimseye görünmeden, gizlice gidip Hucend
    Irmağının kıyılarına yerleştikleri için ordu habercileri durumu bilmiyorlardı ve
    getirdikleri haberden, hakanlarının telaş edip yerinden kımıldamadığını
    gördükleri için de şaşmışlardı.



    Hakan Şu' nun bir havuzu vardı; gümüştendi. Bu işten çok iyi anlayan ustalara
    yaptırmıştı. Her yere taşınabilecek şekildeydi. Bunun için Hakan da gümüş
    havuzunu, sefere bile çıksa yanına alır, konakladıkları yerlerde içine su
    doldurtur, kazlar ve ördekleri su dolu gümüş havuza salar ve onlara oyalanırdı,
    eğlenirdi. Kazların ve ördeklerin gümüş havuzda yüzüşlerini seyretmek Hakan' ı
    dinlendirir ve bu dinlenişle seferle, milletinin geleceği ile ilgili tasarıları
    hazırladı.



    Haberciler geldikleri zaman yine gümüş havuzunda yüzen ördeklerle kazları
    seyredip dinleniyordu. Habercilerin:



    -Nasıl buyurursunuz?. İskender' le savaşalım mı?. diye sorup buyruk beklemeleri
    üzerine onları havuza ve havuzda yüzen kazlarla ördekleri gösterdi:



    -Görüyor musunuz. Kazlarla ördekler suda ne güzel yüzüyor, nasıl da dalıp
    çıkıyorlar?. dedi.



    Haberciler, hakanlarının bu sözünü garip karşıladılar ve ona şüphe ile baktılar.
    "Herhalde hakanımızın hiç bir hazırlığı yok ne yapacağını bilmiyor" diye
    düşündüler.



    Ama o sırada, İskender' de Hucend Irmağını geçmişti.



    Vakit gece yarısına geliyordu. Hucend Irmağının kıyılarında gözcülük yapıp
    devriye gezen Genç Hakan' ın en güvendiği kırk yiğit yıldırım hızıyla atlanıp Şu
    kalesine geldiler ve gece vakti, İskender' in Hucend suyunu geçip Balasagun
    istikametinde ilerlemekte olduğunu Şu' ya haber verdiler.



    Daha önceki habercilerin haberlerini dinlerken kılı bile kıpırdamayan Hakan Şu,
    yiğitlerin sözü üzerine derhal ve gece yarısı göç davulunun çalınmasını emretti.
    Davulun çalınmasıyla birlikte ve Doğu' ya doğru hızla yola çıktı.



    Bu durum halkı şaşırttı. Hakanın, gündüzün hiç bir hazırlıkta bulunmadan ve hiç
    bir hazırlık yapmadan böyle gece vakti göçü başlatması üzerine korktular.
    Ellerine ne geçtiyse toplayıp, buldukları ata atlayan millet hakanla birlikte
    yola düştü. Sabah olurken, şehirde hemen hemen hiç kimse kalmamıştı; bomboş ve
    dümdüz bir ova görünüyordu.



    Bütün milletin, Hakan Şu' nun ardından gitmiş olmasına rağmen, gece vakti
    binecek hiçbir şey bulamayan yahud da binecek hiçbir şeyi olmayan yirmi iki
    kişi, ne ypacağını bilemeden Şu Kalesinde kalmışlardı.



    Bu yirmi iki kişi, ne yapacaklarını düşünürken yanlarına iki kişi daha geldi. Bu
    iki kişi de yayndı, kap kacakları toplamışlar sırtlarına yüklemişler,
    taşıyorlardı. Yorgundular. Fakat pek de duracağa benzemiyorlardı. Önceki yirmi
    kişi, bu yeni gelenlere bir yere gitmemelerini, kendileri gibi burada kalıp
    beklemelerini söylediler. Ayrıca:



    -İskender dedikleri her kim ise, burada uzun müddet kalamaz: geldiği gibi geri
    dönüp gider. Burası bizim yurdumuz, yine bize kalın, diye ısrar ettiler.



    Bu yüzden bu iki kişinin adı (Kalaç) olup kaldı ve bu iki kişiden olan çocukları
    ve torunları (Kalacı) adıyla anıldılar. Fakat bu kişi, öteki yirmi iki kişinin
    sözlerini dinlemedikleri ve bırakıp gittikleri için İskenderin geldiğini
    görmediler.



    İskender gelip de, uzun saçlı yirmi iki kişiyi görünce: "Türk manend" dedi.
    "Bunlar Türke benziyorlar" demişti. Bu yüzden yirmi iki kişinin aile adı Türkmen
    olarak kaldı. Giden iki kişi gittikleri için tamı t----- Türkmen sayılmadılar.
    Yirmi dört kabileden yirmi ikisi Türkemn, kalan ikisi Kalkaç diye bilindi.



    Bu hadiseler oladursun, öte yandan Şu Hakan, ordusu ve kendisiyle gidenlerle
    birlikte Çin sınırına kadar yürümüşlerdi. Çin' e yakın Uygur İline vardıklarında
    Şu İskender' i artık karşılayabilecek durumda oluğunu, onu asıl merkezinden çok
    uzaklara çektiğini, kendi ırkdaşları arasında bulunduğu için İskender' den daha
    kuvvetli bir duruma geldiğini düşündü. Ve bir kısım askerini ayırarak hem de en
    gençlerini seçerek İskender' in üzerine yolladı. Veziri, gidenlerin hepsinin
    genç olduğunu, tecrübelerinin olmadığını ileri sürdü. Başaramazlarsa sonucun
    kötüye varacağını söyledi. Şu Hakan vezirine hak verdi ve yaşlı tecrübeli bir
    Subaşını askerleriyle birlikte gönderdi.



    Bunlar bir zaman sonra İskender' in gönderdiği öncü birliklerle karşılaştılar.
    Türk erleri, İskender' in öncü birliklerine bir gece baskını yaptı. Çok kanlı
    bir baskındı bu, ölüm kalım meslesiydi. İskender' in önce birlikleri bozguna
    uğradı. Türk erlerinden biri, İskender' in askerlerinden birini bir kılıçta
    ikiye bölmüş, askerin kemerine bağladığı altın dolu bir kemer parçalanarak
    içindeki altınlar yere saçılmış ve İskender' in askerinin kanıyla bulanmıştı.
    Ertesi sabah güneş ışıkları bu kanlı altınları parıldattı. Bunu gören Türk
    erleri birbirlerine bakıp "Altın kan!." diye bağrıştılar. O günden bu yana, bu
    baskının yapıldığı yere yakın bulunan bir dağın adı Altun Han dağı olu ve öyle
    söylenip geldi.



    Baskından sonra Şu Hakan ile İskender bir daha savaşmadılar, barış yaptılar.
    barışın sonu her iki taraf için de iyi neticeler verdi. Birbiri ardınca şehirler
    yapılaya başlandı. Uygurlar ve öteki Türk kavimleri şehirlere yerleştiler. Şu
    Hakan da Balasagun' a döndü. Şu kalesini tahkim etti ve şehir halinde
    geliştirdi. Bütün bunları yaptıktan sonra da şehre bir de tıslım koydu. Bu
    tıslım öyle bir tıslımdı ki her yanda duyuldu. Leylekler bu şehre kadar
    geldikleri zaman tıslım yüzünden daha öteye geçemediler, şehri aşamadılar.











  12. K@TLİ@M
    Üye
    manas destanını unutmuşun oda bende n olsun hiboa 03



+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu

Hızlı Cevap Hızlı Cevap


:
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi